Aylar: Eylül 2009

TKP 89 Yaşında

TKP 89 Yaşında!

 

Türkiye işçi sınıfına, Türkiye halklarına,

uluslararası işçi ve komünist hareketine

kutlu olsun!

 

Yoldaşlar,

Partimiz, Türkiye Komünist Partisi TKP’nin kuruluşunun 89. yılını kutlamak için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Toplantıyı TKP Savunma Komiteleri düzenlemiştir. Bu komite TKP’nin bir birimi veya örgütü değildir. TKP Savunma Komiteleri hala „TKP yaşamalıdır ve savaşmalıdır“, „TKP yeniden yapılandırılmalıdır“ diyen, TKP’nin ideolojik, politik ve örgütsel ilkelerini savunan tek tek TKP’lilerden oluşmaktadır. Komite 7 yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Komitenin görevi 20 yıldan fazla bir zamandan beri süre gelen likidasyona son vermek için : „Nerede bir TKP’li varsa parti oradadır” şiarını benimseyen üyeleri arayıp bulmaktır. Bu görev parti kongresini hazırlayacak olan parti konferansının yapılmasıyla son bulacaktır. Komite üyeleri, kendi oturduğu ve çalıştığı alanda eylemlerini sürdüreceklerdir.

 

 

Yoldaşlar,

Partimizin şu an içinde bulunduğu durum çok zor. Avrupa’da komünist partisinin örgütsel olarak tüm organ ve birimleriyle, yani tüm bileşenleriyle olmadığı ülke Türkiye’dir. Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra her ülkede komünist partileri büyük zorluklarla karşılaştı,lar ama hiç biri yok olmadı. Her biri az veya çok örgütsel varlığını korudu. TKP ise tam olarak likide oldu, kendini hala toparlayamıyor. Bu duruma düşmemizin nedenlerinin çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Bu bilinmeden tekrar toparlanmak imkansızdır. Hatalar tekrarlanarak ileri gidilemez.

Bugün parti tarihimizde yaşanan likidasyonların en büyüğü ile karşı karşıya bulunuyoruz. Partimiz, sadece Türk egemen burjuvazisinden gelen saldırılarla karşı karşıya kalmamış, aynı zamanda da kendi içine sızan ajan ve provakatörlerin, oportunist ve revizyonistlerin saldırılarına, ihanetlerine uğramıştır. Bu likidasyon, Lenin’in ülkesinin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönemde, TKP’nin üyelerinin çoğunluğuna dayanan yöneticilerin eliyle başlatıldı. Bunun kılıfı da „genişleme”, „çoğalma”, „işçi sınıfının ve komünistlerin birliği” idi. Bu boş laflara göre önce TİP’le ve giderek diğer parti ve hareketlerle birleşildi. Bu doğal olarak partinin tümden likidasyonunu getirdi. Böylesi bir tutum Markscı-Leninci parti anlayışına taban tabana zıttı. Bu, parti organlarının, birimlerinin dağıtıldığı, üyelerinin atomize edildiği basit, sıradan sırf örgütsel bir likidasyon da değildi. Bu likidasyon ideolojik, politik bir kırılmaydı, parti üyelerinin düşünsel ve davranış olarak tahribatı idi, sınıfsal konumların bir bütün olarak terki, burjuva ideolojisine, bizzat burjuvazinin kendisine partinin top yekün teslim edilmesiydi.

 

Yoldaşlar,

Bilindiği gibi, Türkiye Komünist Partisi Mustafa Suphi tarafından 10 Eylül 1920’de emperyalizme, gericiliğe, feodal Osmanlı Hanedanlığına karşı verilen savaşlarda, Oktobr Devrimi’nin dünyada açtığı yeni çağın dolaysız etkisi altında kuruldu. Mustafa Suphi İttihat ve Terakki’nin zindanlarından Rusya’ya kaçtı. Çarlık Rusya’sında, Ural madenlerinde Türklerle beraber çalıştı, 1915’de Bolşevik Partisine girdi. Türk harp esirleri arasında çalışan Suphi, onların uyanmalarına önayak oldu, kimilerini örgütledi, gönüllülerden bir Kızıl Alay kurdu, Leninci parti okulunu açtı. Mustafa Suphi son nefesine kadar Leninci bir komünistti. Birinci Kongreye gelen 75 delegeden 55’i Anadolu’dan, düşman eline düşen İstanbul’dandı.

Anadolu ve Istanbul’dan gelen bu delegler Mustafa Suphi’nin Anadolu ve İstanbul’a gönderdigi komünistlerin kurduğu örgütlerden gelen delegelerdi. Istanbul’dan gelen delegeler arasında Ethem Nejat da vardı. Ethem Nejat Berlin’de Spartakist harekete katılmış bir yoldaştı. O Istanbul’da Şefik Hüsnü ile birlikte TİÇSP’de çalıştı. Şefik Hüsnü Fransa’dan Jean Jaures hareketindendi. Jean Jaures Fransız Sosyalist Partisi yöneticilerindendi, pasifistti ve işçi hareketinde sağ reformist çizginin temsilcisiydi. Aşırı şövenist bir antisemit tarafından öldürülünceye kadar da öyle kaldı. Şefik Hüsnü ölünceye kadar Jaures’nin etkisinden kurtulamadı. Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi tarafından çağrılmasına ve Istanbul örgütünün ısrarına rağmen 1. Kongre’ye katılmadı, ama Ethem Nejat katıldı ve kongrede partimizin genel sekreteri seçildi.

Partimizin kurulmasıyla Türkiye işçi sınıfı ve köylüleri, emekçi halkı emperyalizme ve kapitalizme karşı, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşında en güçlü silahına kavuştu. Kongrede seçilen partimizin Genel Başkanı Mustafa Suphi ve Genel Sekreteri Ethem Nejat’la birlikte 15 yönetici kurtuluş savaşına katılmak için Ankara’ya gelirken, 28 Ocak 1921’de Trabzon’da devletin başında bulunan Atatürk ve onun hükümeti tarafından hunharca öldürtüldü. Bu cinayetler bitmedi. TKP’yi yok etmek, yaşam hakkı tanımamak için her türlü yola baş vuruldu. Komünistler hapis ve zindanlara atıldı, tabutluk ve işkencelerden geçirildi, sürgünlere gönderildi. Partiye, yayınlarına, çalışmalarına yasaklar kondu. Partimize karşı kaba kuvvet kullanıldı. Bununla da yetinmedi, sahte komünist partisi kurdu. Bunun da işlemediğini görünce, oluşmakta olan her yapılanmayı içten bölmeye çalıştı, kendi ajanlarını soktu, küçük burjuva unsurların fraksiyoncu, bölücü tutumlarını destekledi. Diyebiliriz ki, Partimizin 90 yıla varan tarihi hep bu varlık, yokluk mücadelesiyle geçmiştir: Tüm bu baskılara rağmen, burjuvazi partinin işçi sınıfı arasında örgütlenmesini önleyememiştir, önleyemez de. Ağır baskılarına ragmen komünistler ve işçiler her seferinde partilerini örgütlemeyi ve yaşatmayı başarmışlardır.

1921’de partimiz Leninci bolşevik kadrolarını kaybetti, bu partimize indirilen ağır bir darbeydi. Buna rağmen TKP’liler partiyi Anadolu’da yaşattılar, yeniden örgütlediler. 1922’de yarı illegal koşullarda Komintern delegelerinin katılımıyla ikinci kongreyi Ankara’da toplamayı başardılar. Kongre ulusal kurtuluş savaşını utkuya ulaştırmak, bu savaşı daha yüksek bir aşamaya, demokratik devrime yükseltmek için tarihsel kararlar aldı, Komintern’e delegelerini seçti. Şefik Hüsnü çağrıldığı ve görevi olduğu halde kongreye katılmadı, delege göndermedi. O Anadolu’daki Suphici kadroların çalışmalarını hep küçümsedi. Şefik Hüsnü gerek 1. kongreye, gerekse 2. kongreye neden katılmadığının hesabını ölünceye kadar vermedi. Mihri Belli’nin belirttiğine göre Şefik Hüsnü işçileri örgütlemek için İstanbul’da kaldığını söylemiş, ve şöyle demiştir: „Ben kendi hesabıma şimdi başka türlü düşünüyorum. Ankara’ya gitmemiz doğru bir davranış olacaktı. Mustafa Kemal ile hiç değilse ilk yıllarda, daha geniş bir güç birliği sağlanabilirdi. Üstelik kendisiyle hemşeriydik. Bir çok müşterek dostlarımız vardı. Bizde bu gibi kişisel bağlar kısa vadede de olsa etkili olabilir.”  Bu sözler Şefik Hüsnü’nün politik ve sınıfsal konumunu açık ortaya koymaktadır. (Bak: Şefik Hüsnü, Yaşamı, Yazıları, Yoldaşları, Sosyalist Yayınlar, sayfa 58).

 

Bu dönemde Nazım Hikmet, Hüsamettin Özdoğu, İsmail Bilen ve daha bir çok komünist Moskova’ya okumaya gönderildiler. Uzun zaman partinin direği olacak kadrolar bu dönemde yetişti. Bunlar Mustafa Suphi’nin Leninci yolunun takipçisi ve uygulayıcısı oldular.

Anadolu ile İstanbul’daki komünistlerin birleşmesi ne yazıkki uzun sürdü. Burada Şefik Hüsnü’nün küçük burjuva, reformcu, Jean Jauresci tutumu belirleyici olmuştur. O, hiçbir zaman Marksist-Leninist olamadı. Şefik Hüsnü 1924 Moskova’ya gidip Komintern Kongresine çağrılıncaya kadar Anadolu’daki örgütlenmelere ilgisiz kaldı, hesap vermekten kaçtı. Komintern’in müdahalesiyle 1925’de partimizin III. Kongresi toplandı, parti yeniden çalışmaya başladı. Büyük bir Kürt halk direnişi olan Şeyh Said İsyanı bastırılırken partiye büyük bir darbe indirildi, legal çalışma olanakları yasaklandı, parti tamamiyle illigaliteye geçmek zorunda kaldı. Bu partide bir çok sorunu, özellikle pasifliği, işçi ve emekçi yığınlarından kopmayı beraberinde getirdi. Legalle illegal çaışmanın bağlanmasında zorluklarla karşılaşıldı. Bu dönemde partiye Şefik Hüsnü’nün dayattığı Nedim Tör ve Şevket Süreyya gibi küçük burjuva ajan ve provakatör, kemalist bir klik egemen oldu. Parti yeniden toparlanırken ve bu pasifliği aşmaya çalışılırken 1927’de içten büyük bir ihanete uğradı. Nedim Tör tüm parti birimlerini polise ifşa etti, büyük bir tutuklama başladı, parti çalışması büyük yara aldı. Bu olayla parti saflarından burjuvazi ile uzlaşmacı küçük burjuva aydın kesim atıldı, onlar da CHP’ye, kemalist saflara gittiler. Bu, partide çok pahalıya mal olan ilk ciddi arınmalardan biridir.

Ama Parti Nazım Hikmet, Hüsamettin Özdoğu, İsmail Bilen gibi KUTV’da yetişmiş Marksçı-Leninci kadrolar tarafından yeniden toparlandı. İstanbul ve Anadolu’da (İzmir, Adana, Manisa) örgütlendi. Tam bu sırada parti Hikmet Kıvılcımlı’nın provokatif çalışma ve tutumu yüzünden bir darbe daha aldı. Önde gelen kadrolar yeniden tutuklandı. Hikmet Kıvılcımlı’nın partiyle bağlarının kopması bu dönemde başlar.

30’lu yıllar partinin zor, ayrışma ve bölünmelerin yaşandığı dönemlerden birdir. Şefik Hüsnü’nün 1925’lerden sonraki çalışma anlayışına, oportünistlerle, burjuva uzlaşmacılarıyla yaptığı işbirliğine karşı yapılan eleştiriler bir muhalefete dönüştü. Partide iki başlılık ortaya çıktı. 1932’de iki ayrı kongre yapıldı. Bu dönem ardı arkası kesilmeyen tutuklamalar dönemidir, dağınıklık dönemidir. En büyük tutuklama 1938’deki Nazım’ın 28 seneye mahkum olduğu tutuklama, yani donanma davasıdır. Buna rağmen başta Nazım Hikmet, Zeki Baştımar, Reşat Fuat, Mehmet Bozışık ve daha bir çok komünist olmak üzere partiyi yaşatmaya çalıştılar, İstanbul ve Anadolu’da işçiler ve gençler arasında parti örgütleri kurmayı başardılar. Bu dönem aynı zamanda Ankara Hükümetinin komünistlere karşı politik ve hukuksal saldırılarının arttığı dönemdir. 1929 senesi sonunda Atatürk Eskişehir’de yaptığı konuşmada komünizmi en büyük düşman ilan etmiş ve hakimleri komünistlere ağır cezalar vermeye çağırmıştır. Yine bu dönemde faşist İtalyan ceza yasası örnek alınarak oluşturulan 141 ve 142. maddelerle komünizmin resmen yasaklanmasının temelleri atılmıştır..

30’ların sonunda Komintern TKP’nin düzenlenmesine karar verir. Çoğu bunu „desantralizasyon“ olarak ifade eder. Bunun altında ise partinin legalle illegal çalışmalarının düzenlenmesi yatar. Daha 1937’de Merkez Komitesi’nin ve Komintern’in özel bir kararıyla, Şefik Hüsnü Politik Büro’dan çıkarılmış, yöneticilik görevi yapamayacağı kendisine bildirilmiştir. 1939’da Türkiye’ye dönerken kendisine sırf legal alanda çalışması, illegal parti örgütlerine bulaşmaması direktifi verilmiştir. Ama Şefik Hüsnü partinin bu kararlarını dinlemedi. Reşat Fuat ve Zeki Baştımar illegal parti örgütlenmesi için yurda döndüler. Bu dönemde tüm komünist partilerinin baş görevi, Komintern’in VII. kongresinde alınan kararlar gereği kendi ülkelerinin somut koşullarına göre faşizme karşı, harbe karşı, Sovyetleri savunmak için geniş bir halk cephesi oluşturmaktı.

40’lı yıllarda Şefik Hüsnü aydınlar arasında çalıştı. Cephe faaliyetleri yürüttü. Bir çok burjuva aydını ve bazı CHP’li çevreler cepheye kazanıldı. İllegal örgütü önce Reşat Fuat yönetti. 1944 de büyük bir tutuklama oldu. Parti başsız kalmadı. Bundan sonra parti örgütünü Dede Ahmet olarak bilinen Ahmet Fırıncı yürüttü. İkinci Dünya Savaşında faşizm yıkıldıktan sonra, Türkiye’de de çok partili döneme geçildi. Komünistler bu olanağı değerlendirerek harekete geçtiler. Legal alanda çalışan Şefik Hüsnü’nün de önerisiyle 1946 da Esat Adil başkanlığında TSP kuruldu. Ama Şefik Hüsnü bu partiyi yönlendirip yönetemeyince kısa bir zaman sonra kendi başkanlığında ikinci bir parti, TSEKP’ni kurdu. Bu durum yine bir çok parti kadrosunun kafasını karıştırdı ve kadroların karşı karşıya gelmesine neden oldu. Bu ikinci girişimle bilinmeyen bir çok partili açığa çıktı. 1946 sonunda partinin kapatılmasıyla kadrolar yeniden hapse düştü. Ama Ankara teşkilatının başında bulunan Zeki Baştımar İstanbul’a gelerek partinin başına geçti. Parti yeniden toparlandı, örgütlendi.

Ne var ki, hızla Batıya yaklaşan ve ABD ile ilişkilerini güçlendiren Türkiye, Kore’ye asker göndermek, NATO’ya girmek, ülkeyi Sovyetler’e karşı bir sıçrama tahtası haline getirmek için tüm muhalefeti susturması gerekiyordu. En güçlü ve ardıcıl muhalefet ise TKP idi. Menderes hükümeti Partiye karşı saldırıya geçti. Parti tarihinde en büyük tutuklama gerçekleştirildi. Hemen hemen tüm parti yönetimi ve kadroları tutuklandı. Parti çalışmaları dumura uğratıldı. Bu durum 1960 senesine kadar sürdü. Tarihe 51-52 Tevkifatı olarak geçen bu tutuklamada parti ikiye bölündü, bazı kadrolar Zeki Baştımarı desteklerken, bazıları da Zeki Baştımar’a karşı cephe aldılar. Bunların başını Mihri Belli çekmiştir. Bu çatışmalarda Şefik Hüsnü’n de önemli payı vardır.

Buraya kadar olan gelişmeler göstermektedir ki, partimiz içinde, 1. Kongre’den 60’lı yıllara kadar iki çizgi savaşa gelmiştir. Marksçı-Leninci pozisyonları savunan devrimci akımla, kendisini burjuvazinin etkisinden kurtaramayan, oportunist küçük burjuva uzlaşmacı sağ veya anarşist sol sekter akım, legalle illegalin uyumlu yürütülmesini savunan analayışla, legalle- illegal çalışmayı karıştıran anlayış, partiyi öncelikle işçi ve emekçi yığınlar arasında örgütlemek isteyen yaklaşımla, partiyi örgütlemekte küçük burjuva aydınlara ağırlık veren yaklaşım. Birinci yol Leninizmi, Büyük Ekim Devrimi’ni ve Sovyetler’i savunanların, Mustafa Suphi’nin, Nazım’ın, Hüsamettin Özdoğu’nun, Reşat Fuat’ın, Zeki Baştımar’ın, İ. Bilen’in, Aram Pehlivanyan’ın yoludur. İkinci yol kendine Jean Jaurescileri bayrak edinen Şefik Hüsnü’nün, Kıvılcımlı’nın Mihri Belli’nin ve daha sonra bunlara katılan özünde Amerikan sosyolojisini savunan Borancıların, Aybarcıların yoludur.

 

Yoldaşlar,

10 yıla varan hapis ve sürgün cezalarından sonra Zeki Baştımar yurtdışına çıktı. Leipzig’de başında Nazım Hikmet, Aram ve Bilen yoldaşların olduğu Bizim Radyo’ya geldi. Bilen yoldaş bütün MK üyelerinin ve parti kadrolarının çağrılıp bir plenum, konferans yapılmasını önerdi. Türkiye’ye haber gönderildi. Ne var ki, Türkiye’de kalanlar bu toplantıya katılmayı reddettiler. Aybar-Boran-Aren gibi bazı parti kadroları TİP’e katıldılar. Bunlar antikapitalist savaşla antiemperyalist savaşı karşı karşıya koyan, sosyalizmi insancıl, güleryüzlü, demokratik olan ve olmayan diye ayıran bilimsel sosyalizme aykırı bir yol izlediler. Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Rasih Nuri İleri gibi sözde „Eski Tüfekler” kemalist Doğan Avcıoğlu’nun asker-sivil-aydın öncülüğündeki MDD hareketine katıldılar, kemalist görüşleri savunmaya başladılar. Bunlar sözde Şefik Hüsnü geleneğinin devamcısı oldukları izlenimini verebilmek için Aydınlık diye bir dergi çıkardılar. Ülkede gelişmekte olan devrimci hareketi böldüler. Reşat Fuat Baraner sonuna kadar Partiye bağlı kaldı, ama Türkiye’deki gruptan kopup yurtdışına gelemeden öldü.

TIP’in ve MDD hareketinin doğmasıyla Türkiye’deki partililer parti çalışmasını bırakıp bu legal örgütlere katıldılar. Ülkede parti likide edildi. Öz itibarıyla bu her iki harekette olanların ortak özellikleri legalizmdir, küçük burjuva sosyalizmini savunmalarıdır. Bunlardan biri Amerikan sosyalizmini, diğeri de Avrupa sosyalizmini savunuyordu. Leninci yeni tipten parti anlayışını reddediyorlardı. Hem kendi aralarında boğuşuyorlar, hem de barışıyorlardı. Bunlara göre, partiye karşı gelen herkes bir parti kurabilir ve sonuçta böyle de oldu. Bunların bugün de devamcıları var. Bunlar dış büroya, sosyalist ülkelerdeki reel sosyalizme karşıydılar. Buna rağmen partimizin dış bürosu TIP’e ve MDD’ye ayrımlı yanaştı. Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı’nın milliyetci, bölücü, provakatif tutumlarını deşifre etti. Bunlar MDD hareketi diyerek, o zamanlar günümüzdeki Ergenekon’un goygoyculuğunu yapıyorlardı, cuntacılığa soyunuyorlardı, Doğu Perinçek, Yalçın Küçük gibi TKP düşmanları bunların ayrı ayrı alanlarda çalışan beslemeleriydi. Partimiz, TİP yöneticilerini, özellikle Aybar ve Boran ve Aren’i, bunlardan ayrı tuttu. Hatta TİP’i MDD’cilerin saldırılarına karşı savundu. Ama onların da tek yanlı antikapitalist sosyalist devrim stratejilerini eleştirdi.

Yurtdışı bürosunun önünde partiyi ülkede yeniden yapılandırma görevi duruyordu. Bu görev nasıl başarılmalıydı? Türkiye’deki partililer bir parti konferansına katılmayı reddedince, yurt dışında bulunan yoldaşlarla bir parti konferansı yapıldı, Merkez Komitesi oluşturuldu, redaksiyona çeki-düzen verildi. Bulgaristan’dan redaksiyonda çalışmak üzere Türk yoldaşlar getirildi ve yetiştirildi. Bu süreçte redaksiyona getirilenlerden biri de Bilal Şen’di. Bilal Şen dedikoducu ve entrikacılığı yüzünden Leipzig’den kovuldu, Bulgaristan’a geri gönderildi. O bugün de partiyi karalama kampanyasına katılanlardan biridir, Komintern kararlarını çarpıtarak partiyi yıpratmaya çalışmaktadır.

Konferansta partiyi yapılandırma kararı alındı. Soru nereden başlamalıydı? Parti yönetimi burada yurt dışına çalışmaya gelen işçiler arasında bir köprü başı kurmayı, onlar arasında kadro kazanmayı, bu kadrolar aracılığı ile ülkede örgütlenmeye karar verdi. 60’ların başında başlayan bu çalışmalar ürün vermeye başladı. Ancak parti çalışmaları hızlı gelişmeler karşısında yetersiz kalıyordu. Burada en büyük nedenini, Yakub Demir Yoldaşın hastalığı oluşturuyordu. Demir yoldaş Türkiye zindanlarından, işkencelerinden kaptığı bedensel tahribatı, acıları Leipzig’e kadar taşıdı. O yarı felçli bir durumdaydı ve ona sık sık inme geliyor ve tedavi görüyordu. Kendisini cankurtaranla hastaneye zor yetiştiriyorduk. O hiç bir zaman komünist moralini yitirmedi, Leninizmi, onun bayrağını yükseltti. Ama sağlık durumu parti çalışmalarını istediği gibi yürütmesini engelliyordu. Bu O’na acı da veriyordu. Batı Avrupa’dan partimizin bir komitesiyle yaptığı toplantı esnasında O’nun son inme olayı yaşandı. Ne acıdır ki, parti düşmanları ve sözde partinin dostları ve kimi TİP çevreleri, Yakub Demir yoldaşın geriye kalan PB üyeleri tarafından zorla görevden alındığı konusunda dedikodular çıkartmaya, iftiralar yaymaya başladılar ve bunu hala yapıyorlar. Her organ gibi PB’da da kararlar tartışılarak oy birliği veya oy çoğunluğu ile alınır. Ve Yakup Demir yoldaşın 1. sekreterlik görevinden alınması ve yerine Bilen yoldaşın genel sekreter seçilmesi kararı da oy çoğunluğu ile olmuştur. Karalama kampanyasını sürdürenler bu kararı görmemezlikten geliyorlar. PB’nun bu kararı Berlin’de, 4 PB üyesinin, SBKP’nin ve SED’nin (Almanya Sosyalist Birlik Partisi) Merkez Komitelerinden yoldaşların katılımıyla birlikte yapılan bir toplantıda açıklandı, yeni görev bölümü yapıldığı konusunda bilgisi verildi.

Değerli Yoldaşlar,

Burada şunun altını çizmek gerekir: savaşanlar olarak bizim tarihimizi doğru olarak biz yazacağız. Savaşmayanlar, savaştan çekilenler, dönekler değil. Tek tek kişilerin yazdıkları bireyseldir, anıdırlar, burada doğru olan olmayanla, önemli olan olmayanla bir aradadır. Bunlar Leninci tarih anlayışına göre tarih değildir. Tarih, son bulmaz, toplum varoldukça tarih de var olacaktır. Toplumsal gelişmeler toplumla birlikte devam eder. Biz savaşan bir partiyiz, en güvenilir kaynaklar bizim kendi kaynaklarımızdır, taraf tutarız, taraf olmayan bir tarih yazılmamıştır.

1973’te partimiz yeni yönetimle atılıma geçti. Ülkede dostu-düşmanı şaşırtan bir hızla parti örgütlenmeye başladı. Bu süreci çoğumuz birlikte yaşadık. Kooptasyon yoluyla önce PB sonra Merkez Komitesi oluşturuldu. Parti ülkede belli bir örgütlülük düzeyine kavuştuktan sonra 1977 yılında Konya Konferansı gerçekleştirildi. Moskova’da yapılan konferans, konferansa kadarki parti çalışmalarını onayladı. Parti konsolide oldu. Yeni organları oluştu. Parti işçiler, köylüler, aydınlar, üniversiteli, liseli ve çırak gençler içinde ve kadınlar, Kürt emekçileri arasında hızla dikey ve yatay olarak örgütlendi. İşçi sendikalarında, meslek kuruluşlarında ve odalarda, öğretmen derneklerinde, polis derneklerinde, barış hareketinde, çiftçi ve köylü kuruluşlarında, gençlik ve kadın derneklerinde komünistler aktif görevler üslendiler, bu kuruluşların çalışmaları komünistlerin katkısıyla büyük bir ivme kazandı, yığınlarla bağlandı. Büyük işçi grevleri, dev 1 Mayıs göstrileri bunun örnekleridir. Bu hızlı gelişmeler karşısında TİP, TSİP ve diğer hareketlerden bir çok militanın ilgisi TKP’ye kaydı. Bunlardan kimileri Türkiye sorumluları tarafından partiye alındılar. Bunların hemen hepsi ya öğrenciydi, ya da küçük burjuva aydın kesimlerdendi. Bu kadroların partimize yönelmesinde Sovyetler Birliği’nin dünya ölçüsünde artan etkisinin de büyük rolü olmuştur. Partiye grup halinde girilmeyeceği için tüm bu gruplardan gelenler tek tek partiye alınmışlar ve onlara üzerlerinde taşıdıkları eski partinin elbiselerini kapının önünde bırakmaları söylenmiştir. Partide marksist-leninist teori ve pratikle yoğrulacakları ve komünist olacakları belirtilmiştir.

Türkiye’de değişik gruplardan gelen üyelerin komünistleşme süreci maalesef PB tarafından tam olarak izlenemedi. Bu konuda hatalar işlendi. Parti tarihinden dersler çıkarılmadı 12 Eylül darbesinden sonra tüm zayıflıklar ve zaaflarımız su yüzüne çıktı. Bunun nedenleri ne olursa olsun, bugün nelere mal olduğunu acı bir şekilde ödüyoruz. Darbeden sonra görüyoruz ki, parti kadroları doğru bir şekilde yerleştirilmemiş ve eğitilmemişti. Bunların çoğu sınanmadan partiye alınmış ve belli bir stajı olmadan, Türkiye sorumluları tarafından hem illegal, hem de legal alanlarda yönetici konumlara getirilmişlerdir. Alt, orta ve üst parti yöneticiliğine getirilenlerin büyük çoğunluğu küçük burjuva ara katmanlardan, aydınlar ve öğrencilerden oluşuyordu. Bunlar arasında işçi çok azdı. Bu yöneticilerin ezici çoğunluğunun gözünü partide açmış olmadıkları, başka partilerden geldikleri ortaya çıktı. Bugün görülüyor ki, bunlar tek tek partiye alınmalarına rağmen grup olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugün aldıkları konumlar, vardıkları yerler bunu göstermektedir. Yalnız örgütsel olarak değil, ideolojik ve politik olarak da eski küçük burjuva görüşlerini muhafaza etmişler ve parti içinde kamufle etmesini başarmışlardır. Parti üst yönetiminde bunlara kanat gerenler az değildi. Zaman zaman parti yönetiminde bunları savunanlarla, bunlara karşı çıkanlar arasında ciddi tartışmalar olmuştur. Bunlar parti organlarında yapılan tartışmalardır ve orada kalmıştır. Partinin birliği ve dirliği herşeyin üstünde tutulmuştur.

Yurtdışında ise parti örgütlerinin oluşmasını PB yakından takip etti. Parti birimlerinin sınıfsal durumu, üye ve yöneticilerin geçmişleri PB’nun her toplantısında ele alınmış, karara bağlanmıştır. Başka akımlardan gelen tüm üyeler, PB’da görüşülerek alınmış, sınanmış ve görevlendirilmiştir. Legal alandaki çalışmalarda da böyle olmuştur. Parti disiplinine uymayanlar partiden atılmışlardır. Kıvılcımcı ve Yürükoglu hareketinde olduğu gibi.

Parti içinde böyle iki akım olduğunu ve bu iki akımın sürekli birbiriyle mücadele ettiğini görmek ve anlamak, Partinin hem geçmişini, hem de bugün içinde bulunduğu durumu anlamak için çok önemlidir. Bu iki akım hala tam olarak partide bilince çıkmamış olsa da, bugün de günceldir ve hergün karşılaştığımız bir sorundur. Bu mücadele anlaşılınca partinin bugün içinde olduğu likidasyon daha iyi anlaşılacaktır.

 

1973 Atılımı sürecinde TİP’le ilişkiler

 

73 Atılımı sürecinde 12 Mart darbesi nedeniyle yurt dışına çıkan TİP yöneticileriyle ilişkiler kuruldu. Bunlardan Yalçın Cerit ve Umur Coşkun’la görüşüldü. Misafir edildi. Onlara TİP’in ve TKP’nin sınıf savaşındaki yer ve önemi anlatıldı. TİP’in mutlak yaşaması ve güçlenmesi gerektiği söylendi. Önümüzdeki dönemde çalışmaların dirsek teması içinde yapılması konusunda mutabakat sağlandı. Ne var ki, her iki yönetici ayrıldıktan sonra TKP aleyhinde çalışmaya başladı. Boran hapisten çıktıktan sonra bunlarla beraber ikinci TİP’i TKP’ye rakip bir parti olarak yeniden oluşturdu. Bunun üzerine TKP’nin temsilcisi olarak Paris’ten Feridun Aksın yoldaşı bir mektupla Behice Boran’a, TİP yönetimine yolladık, iki partinin önemini bir kez daha belirttik, geçmişten farklı olarak işbirliği yapılmasını, politikaların ve çalışmaların ayarlanmasını, rekabete son verilmesini önerdik. Ne yazık ki, Behice Boran bu teklifimizi reddetti, Türkiye’de kendilerinin olduğunu, işlerine karışılmaması gerektiğini belirtti. Behice Boran bu tutumuyla geçmişten kalan ayrılığı sürdüreceği, yurt dışındaki parti merkezini tanımıyacağı konusunda meydan okuyordu.

 

12 Eylül Darbesinin etkileri

 

12 Eylül 1980 darbesiyle ülkede yeni siyasi bir rejim ortaya çıktı. Partimiz ve tüm sol demokratik güçler için çalışma koşulları zorlaşlaştı. Askeri rejim sola karşı tüm barbarlığı ile saldırıya geçti. Bu faşist saldırılar karşısında Avrupa’ya büyük bir politik göç başladı. Partimizin yanı sıra TİP, TSİP, Kürt ulusal demokratik hareketinin değişik parti ve grup yöneticileri, bir çok sol ve demokrat aydın ve sanatcı, sendika ve devrimci gençlik liderleri rejimin faşist saldırıları karşısında yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Tüm parti ve akımlar için uzun bir politik göçmenlik dönemi başlıyordu. Politik çalışmaların ağırlığı geçici olarak Avrupa’ya kaymıştı.

Darbeden partimiz büyük zayiat gördü. Başta Deniz yoldaş olmak üzere bir çok yoldaşımızı kaybettik. Bu dönemde yurt dışına çıkan kadroların değerlendirilmesi ve yerleştirilmesi konusunda parti yönetiminde ciddi tartışmalar oldu. Yurt dışına çıkan kadroların ezici çoğunluğunu Partizan grubu ve çevresi oluşturuyordu. Nabi ve kliğinin hedefi “sıcak savaşlar içinden gelen bu deneyli kadroları” Batı Avrupa’daki parti örgütlerinin başına getirmekti. Bu deneyli kadroların çoğunluğu TİP’den, TSİP’den ve diğer hareketten gelme üyelerdi. Partizan farksiyonu bunları kendi etrafında toparlamayı başarmıştı. PB’dan kimileri için bunlar yeni bilgilerdi. Ülkede partinin kayıplarının nedeni Türkiye’den sorumlu diğer kişilere yüklendi. Türkiye ve Avrupa’daki parti çalışmaları yeni baştan düzenlendi. Görev taksimi yapıldı. H. Erdal Prag’a gönderildi. Nabi genel sekreter yardımcısı oldu.

Yurtdışındaki çalışmalarımızın yoğunluğunu cuntaya karşı geniş eylem birliği oluşturdu. TİP, TSİP ve Kürt hareketi liderleriyle temaslar ve görüşmeler yoğun bir şekilde sürdürüldü. PKK bu görüşmelerin dışında tutuldu. PKK ile ilişkiye geçmekte parti yönetiminde iki karşıt görüş vardı. Kimi yoldaşlar PKK’nın terörist bir örgüt olduğu görüşünde, buna karşı çıkan yoldaşlar ise, PKK’nın bütün diğer Kürt parti ve grupları gibi ulusal demokratik bir hareket olduğunu söylüyor ve bu çerçevede bunlarla ilişki kurulmasını savunuyorlardı. Bu görüş azınlıkta kaldı. Çoğunlukta olanlar PKK’nın ülkede etkisinin olmadığını söylüyor, Kürt ulusal demokratik hareketini Kürt küçük burjuva aydın parti ve gruplarıyla sınırladırıyorlardı ve böyle de oldu. Bu çizgi daha sonraları Federal Almanya’da PKK’nın terörist olduğu için kapatılmasını öngören Burkaycıların Federal İçişleri Bakanı Zimmermann’a yazdıkları mektuba imza atmaya kadar gitti. Bu politikanın savunucuları Nabi, Veysi, Şeref idi.

Avrupa’daki çalışmalarımızda TİP’e özel bir yer verildi. Bunun nedeni eski birer TKP’li olmuş TİP genel başkanı ve genel sekreteri Boran ve Sargın’ı tekrar partiye kazanmaktı. Eğer partiye dönmüş olsalardı partide gereken yerlerini alacaklardı. TİP ise TKP ile dirsek temasında olan legal, sosyalist bir kardeş parti olarak kalacaktı. Onlar bunu kabul etmediler. Bir bütün olarak TİP’i Marksist-Leninist bir komünist partisi olarak kabul etmemizi istediler ve Türkiye komünist hareketinin temsilcisi TKP değil TİP’dir diye dayattılar. Biz ise TİP’le eylem birliğini savunuyorduk. Boran ve Sargın bu dayatmalarında Sovyet yöneticilerinden yüz buluyorlardı. Bu destek de yeni değildi. Bu Kruşçov döneminden gelme bir çizgidir. Bu durum anlaşılmadan Partinin bugün içinde bulunduğu durum anlaşılamaz. Boran bunu bildiği için de Komünist partisi biziz diye hareket ediyordu.

 

Kruşçov-Brejnev dönemi

 

Bilindiği gibi 1950’lerde Kruşçov’la birlikte Sovyetler Birliğinde politik ve ideolojik bir kırılma oldu. Ideolojik olarak Marksist-Leninist ilkeler terk edilmeye, politik olarak sosyal demokrasiye doğru gidilmeye, revizyonist ve reformist görüşler partiye egemen olmaya başladı. Lenin’in ülkesini ortadan kaldırmak için emperyalizm Sovyetler’e sürekli saldırdı. Ekim Devrimi’ne karşı savaşta yenilen emperyalist güçler İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler eliyle Sovyetler’e karşı yeniden saldırıya geçtiler. Ama yine yenildiler. Birinci savaş Lenin yönetiminde kazanılmıştı. Bu savaş da Stalin’in yönetiminde kazanıldı. Bu savaş 25 milyon Sovyet vatandaşının hayatına maloldu. Bu savaşta SBKP kadrolarının çoğunluğunu kaybetti. Lenin’in kurduğu sosyalizm Stalin tarafından savunuldu ve korundu. Ama Kruşçov’un gelmesiyle Marksizm temelinde sosyalizm kuruculuğu terk edildi, troçkistlerin, küçük burjuvaların etkisiyle komünizm kuruculuğu diye maceracı, zik-zaklı, dengesiz bir yol izlendi, özde ise kapı kapitalizme aralandı. Bu Ekim Devrimi’nden sonra Sovyet toplumunda ve insanlık tarihinde ileriye doğru giden bir gelişmede geriye doğru en büyük kırılmaydı. Bu karşı devrimin oluşturulmasında ilk adımdı.

Kruşçov politikasının büyük bir tahribata yol açtığı görülünce görevden alındı, yerine Brejnev geldi, bir denge kuruldu. O, Leninzmi savunanlarla sosyalizm düşmanı Krusçovcular arasında dengeyi sağlayan biriydi. O dönem keskinleşen sistem savaşında bir nükleer dünya savaşını önlemek, barışı korumak, dünya devrim sürecini ilerletmek için yalnız sosyal demokratlarla değil, şahinler olan askeri-silah sanayii temsilcileri dışında tüm burjuva kesimleriyle büyük bir koalisyon oluşturmak gerekiyordu. Özünde böyle de oldu, ama bu esnada burjuvaziye büyük tavizler verildi, ideolojik savaştan, dünya devriminden vaz geçildi, Sosyal demokratlarla anlaşarak işçi sınıfının birliğini gerçekleştirme adına sosyal demokrasiye doğru adımlar atılmaya başlandı. Çin yönetimi Kruşçov revizyonizminin bir çok yanlarına doğru eleştiriler getirdi. Ne ki, O, Sovyetler Birliği’nin Ekim Devrimiyle başlayan dünya devrim sürecindeki önemini küçümsemeye gitti ve devrim merkezinin Çin’e kaydığı yönünde ciddi hatalar işledi.

Brejnev’in ölümünden sonra bu anlayışlarla yetişen kadrolar iktidara geldi. Gorbaçov’un genel sekreter olmasıyla sözde Leninizm’e geri dönüyoruz diye Sovyetler’de kapitalist ilişkilere kapı ardına kadar açıldı. Geri dönüşü olmayan bir yola girildi. Sonunda karşı devrim üstün geldi, Sovyetler Birliği, sosyalist sistem yıkıldı. Gorbaçov tahkim komisyonu rolünde sosyalizmi burjuvaziye teslim görevini kendi adına maharetle uyguladı.

1950’lerden beri gizlice içten içe gelişen bu sosyal demokratlaşma şu veya bu ölçüde her partiye dayatıldı. Aralarında TKP de olmak üzere bir çok parti hem bu dayatmalara karşı direndi, hem de Sovyetleri savundu

 

TBKP ve Sovyet yönetimi

 

Sovyet Yönetiminin bu sağ sosyal demokrat çizgiyi partimize dayatmaları, bizi TİP’le birleşmeye zorlamalarında ortaya çıkmıştır. 65 seçimlerinde TİP’in Meclise girmesiyle sosyalizm ide ve ülküleri daha da yayıldı. Bu şüphesiz ne Aybar’ın ne de Boran’ın başarısıydı. Bu TKP’nin 1920 den bu yana verdiği mücadelelerin bir ürünü ve komşumuz Sovyetler Birliği’nin Hitler faşizmini yanmesinin ve sosyalizm kuruculuğunda elde ettiği başarıların Türkiye’ye yansımasıydı. Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin başarıları Türkiye halkını da derinden etkiliyordu. Sovyet yöneticileri bu faktörleri gözardı ederek, doğrudan TİP yöneticileriyle ilişkiye geçtiler ve TİP’i komünist partisi olarak gördüklerini söylediler. Sovyet yöneticileri Aybar ve Boran’ın kim olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu söylediklerimizin doğruluğunu Nihat Sargın’ın 12.Aralık 2007 de Tüstav’da yayınlanan yazısında dile getiriliyor. Sargın şöyle diyor:

„Sovyetler Birliği Başbakanı Kosigin 1966’nın son günlerinde Ankara’ya gelmişti. Aybar’la da özel olarak gürüşmek istediğini belirtmiş, Aybar Sovyetler Birliği Elçiliğine çagrılmıştı. Kendi anlatışına göre elçilikte birçok koridordan geçirilerek ulaştığı odada Kosigin’le karşılaşmış ve Kosigin, TİP’i, kardeş parti olarak görmek istediklerini belirtmiş; yani Türkiye İşçi Partisi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Komünist Partisi’nin kardeş partisi olacak.

Aybar reddetmiş, dışarıya atıfla bir kardeş partinin zaten mevcut olduğunu hatırlatmış, Kosigin o konunun kolayca hallolabileceğini söyleyerek hemen yanıt verilmeden biraz daha düşünülmesini istemiş, ancak Aybar ret kararını değiştirmemiş, yanılmıyorsam bugünkü durumun hem parti, hem de Türkiye-Sovyetler Birligi ilişkileri açısından daha yararlı olabileceğini de eklemiş.

 

Bunları anlattı Aybar, reddetmişti, ama anlatırken Kosigin’in isteğinden dolayı adeta gurur duyuyor, gururlanıyor gibiydi.

 

Anlatmak istediğim iki olgu bunlar. İnanıp inanmamakta serbestsiniz, çünkü başta dediğim üzere size göstereceğim başka bir yazılı belge veya tanığım yok, belki bir gün bunların belgesi de bulunabilir ama benim elimde öyle bir dayanak yok. Ama inanıyorsanız, 1951 tutuklanmasından 1988 TİP-TKP birliğine kadar giden kırka yakın yılı birçok bakımdan kafanızda yeniden değerlendirme ihtiyacı duyacağınıza eminim.

Ne demek istediğimi anlattım sanırım; geriye doğru yolculukta eski yorumları yeniden değerlendirmeye yol acacak yeni bilgiler her zaman karşınıza çıkabilir, buna hazırlıklı olunmalıdır.“

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, Kıvılcım’ın yamağı Vedat Türkali de Berlin’deki bir toplantıda, Sovyetler’in 1960’larda Türkiye’deki partililere yurt dışında yapılacak konferansa katılmaları için haber gönderdiğini ve Türkiye’dekilerin bunu reddettiğini anlatmıştı. Disiplinsizlik yaptıklarını itiraf etmişti. Vedat Türkali daha yaşamaktadır.

Partimizin 1973 atılımı en azından geçici olarak Sovyetler’in bu yaklaşımını bozdu. Parti’nin Avrupa’daki işçiler arasında bir köprü başı kurarak Türkiye’de böylesine beklenmedik bir örgütlenme sağlıyacağını, işçi ve emekçi yığınlarıyla bağlanacağını, ülke politikalarında bir fiil söz sahibi haline geleceğini ne ulusal ve uluslararası egemen güçler, ne de ülkede güler yüzlü sosyalizmi savunanlar ve bunlarla işbirliği yapan TİP yöneticileri, ne de irili ufaklı ilerici sol devrimci örgüt ve kuruluşlar, ne de Sovyet yöneticileri bekliyordu. Gelişmeler bunların hesaplarını bozdu.

Ne ki, Sovyet yöneticileri partimize karşı bu tutumlarından asla vaz geçmediler. Sürekli olarak TİP’le, daha sonra da TSİP’le ve diğerleriyle birleşmeyi dayattılar. Partimizin 1977 Konya Konferansı’nda SBKP’yi temsilen konferansa katılan Sagladin TİP’le birlik konusunu gündeme getirdi, sizden başka komünistler, TİP’liler de var dedi. Ama Bilen tüm delegelerin önünde masaya vurup, “yoktur” diye Sagladin’i protesto etti. Onun bu protestosu kişisel değildi, doğrudan doğruya Sovyet yöneticilerinin yanlış, oportünist politikasına karşı bir protesto ve eleştiriydi. Bilen’in bu protestoso delegeleri rahatlattı. Konferans “Bilen Yoldaş çok yaşa” belgisiyle sone erdi.

Sovyetler’in bu dayatmalarına, TİP’le birleşmeye bütün politbüro üyeleri tam bir birlik içinde karşı çıkıyorlardı. PB, TİP, TSİP ve diğer sol partilerle kardeşçe eylem birliğini savunuyordu. Bu birlik Aram yoldaşın ölümüne kadar sürdü, ondan sonra PB’da denge değişti. Veysi Sarısözen çoğunluk oyuyla PB’ya seçildi.

80’li yılların ilk yarısında Sovyetleri’n etkisiyle partimizdeki fraksiyoncu unsurlar, anti-leninist bir çizgide çoğunluk sağladılar. Parti içinde eski birer  TİP’li olan Nabi ve Veysi harekete geçtiler, TİP’le ve diğerleriyle birleşmenin başını çektiler. Bunlar bir yandan 12 Eylül sonrası parti organlarında sağladıkları çoğunluğa, diğer yandan da Sovyet desteğine dayanarak Bilen’e baskı yapmaya başladılar. Iİk başta birleşmeye kesin kes karşı çıkan Bilen zamanla bu iki baskıya karşı koyamaz hale geldi. PB’dan TİP, TSİP ve Kürt hareketleriyle görüşmeleri yürüten yoldaş da Bilen yoldaş gibi bunlarla birleşmeyi değil, eylem birliğini savunuyordu. Bu yoldaş, partimizin TİP, TSİP yöneticileriyle birlikte eylem birliği sorunlarını tartışmak için bir toplantı yapılması konusunda matabakat sağladı. Bu toplantı Prag’da oldu. Toplantıda Behice Boran, TKP’den görüşmeleri götüren PB üyesi için, o bu toplantıya katılırsa biz geri döneceğiz ve toplantıyı terk edeceğiz diye dayattı. TKP delegasyonu Bilen, Nabi, Veysi ve görüşmeleri sürdüren yoldaştan oluşuyordu. TİP’den Boran, Sargın ve Sakalsız gelmişti. TSİP’ten Ahmet Kaçmaz ve Gültekin Gazioğlu vardı. TKP delegasyonu birlik halinde çıkmadı ve Behice Boran’a boyun eğdi. Yoldaş toplantıyı terk etme zorunda bırakıldı. Bu olay 5. Kongre’den önce oldu. Kongre hazırlıkları bu kapitülasyondan sonra hızlandı. Kongre öncesi Nabi’nin genel sekreter olması için Sovyet yönetiminden müdahaleler gelmeye başladı.

Sovyet yöneticilerinin şemsiyesi altında toplanan 1983 Kongresinde partinin likidasyonu fiilen resmileştirildi. Nabi ve etrafındakiler Sovyetlerden aldıkları destekle „işçi sınıfının birliği“ adına TİP, TSİP ve diğer sol örgütlerle organik birliği ilkesizce savunmaya, sosyal demokrat, küçük burjuva çizgide bir yol izlemeye başladılar. Onlar bunu parti organlarındaki çoğunluğa dayanarak, bürokratik santralizmi uyguladılar, parti içinde sanki bu birliğe karşı çıkanların olmadığı kanısını yaratmaya çalıştılar.

1985 de Sovyetler’de Gorbaçov’un yönetime gelmesiyle Nabi daha da güçlendi, parti içinden gelen tepkileri de dikkate almadan TİP’le ve diğerleriyle birlik adımlarını hızlandırdı. Yağcı’nın „Birlik, yasallık, yenilenme“ belgisi bir yerde Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka belgisnin Türkiye versionu idi. Onun için Gorbaçov politikasının bizde uygulanışı çok kolay oldu. Zira kadrolar önceden hazırlanmış, kayyuma teslim edilmiş bir vaziyette bekliyordu. Bunlar açıkca her alanda Gorbaçov’un yolunu izlemeye başladılar. TİP’le birleşiyoruz diye önce partiyi likide ettiler, tüm örgüt ve birimlerini dağıttılar. Partiyi legalizm bataklığında soysuzlaştırmaya başladılar. TİP’le birleştiler, TBKP’yi kurdular.

Bu birleşmeye parti organlarında karar verilmiş olsa bile, bu birleşmenin yanlış olduğu olgusunu, onun özünün likidasyon olduğu gerçeğini değiştirmez. Demokratik santralizm ilkemize göre çoğunluğun kararı tartışılmaz, karar hiç bir tereddüte meydan vermeksizin uygulanır. Bu her an için geçerlidir. Kararın doğruluğu veya yanlışlığı pratikte ortaya çıkar. Tarihte çok az da olsa böylesi durumlar ortaya çıkmıştır. Çoğunluğun teşekkülündeki iç ve dış faktörlere bakılarak söylenecek olursa, partimizin birlik konusundaki kararının yanlışlığı pratikte kanıtlandı. Böylesi bir karar tekrar edilemez. Önemli olan kararlardan ders çıkarmaktır, aksi felsefi idealizmdir, metafizik görüştür. Tekrarlamak ya deliliktir, ya da amaçlı bir tahribattır, partiyi darmadağın etmektir. Bizde ve Sovyetler’de olan budur: Bugün ne Sovyet ülkesi, ne TKP, ne de TİP vardır.

20 yıllık TKP karşıtlığı

 

Bundan ders çıkarmayan bazı partili olduğunu söyleyen kişiler, komünistlerin birliği gibi çürük bir silaha sarıldılar. Bunlara bakılırsa bütün sol marksist geleneklerden komünistim diyenleri bir çatı altında toplamak TKP’yi yeniden oluşturmak ve ayağa kaldırmak gerekmektedir. Bu kokteylin içine her soydan ve boydan kişiler dahil ediliyor. Böylesi bir yaklaşım Marksizme-Leninizme aykırıdır. Bunlar Marx, Engels ve Lenin ‘in Proudhunculara, Lasallecilere, Kautskilere, Bernştaynlara, Martovculara, Troçkistlere karşı verdiği savaşları görmezlikten geliyorlar. Bunlar partimizin içinden çıkan, sağlı-sollu sapmaları, Şefik Hüsnü, Mihri Belli, Kıvılcımlı gibi oportünistlerin pratiğinden yararlanıyorlar. Sweezy ve Magdoff gibi Amerika’nın istihbarat örgütlerinde ve hükümetinde çalışan kişileri yoldaş diye lanse ediyorlar. Bu görüş ve anlayışlar yeni tipten Leninci parti ilkeleriyle bağdaşmaz. Bunlar kurdukları gruplarla partinin gelişmesini baltalamaktalar. Bunlar Nabi’nin örgütlenme modellerini tekrar ediyorlar, bu modelin üstüne komünist mantosunu giydiriyorlar.

Nabi Yağcı

TBKP, TKP geleneğine bağlı markscı-leninci bir parti değil, tersine bu geleneğin inkarı olan küçük burjuva sol sosyalist bir partidir. TKP’nin ideoloji ve politikasına, örgüt anlayışına taban tabana zıt bir partidir. Nabi Tüstav sitesindeki yazılarında boşuna 1983’deki „TKP 5. Kongresi ile ‘resmi tarih’ anlayışının dışına çıkmaya başlamıştık“ demiyor ve hatta kongre kararının „bu açıdan eksik“ olduğunu söylüyor ve bu „eksik“ yada „yanlışı“ daha sonraki MK plenumunda, karşı çıkan olmasına rağmen, „giderdik“ „TİP ile birliği ‘eşit hakılık’ temelinde birlik olarak formule ettik“ diyor (Tüstav, 25.12.2003). Nabi „TİP-TKP birliğine sıcak“ bakmayan „Bilen’in tarih tezinin… TKP 5. Kongresi’nde kalkmış“ olduğunu ilan ediyor (Tüstav, 31.12.2003).

Ne demektir bu „resmi tarih anlayışının dışına çıkmak“, „Bilen’in tarih tezini kaldırmak“? Nedir TKP’nin, Bilen’in tarih tezi? Evet dünyaya, ülkeye, olaylara bakışta iki tarih görüşü ve yaklaşımı, tezi vardır, her ikisi de sınıfsaldır ve kendi sınıfının tarafını tutar. Bağımsız, partiler üstü bir tarih anlayışı yoktur. Burjuvanın tarih tezi idealizme dayanır, metafiziktir, tanrı ve kapitalizm, mutlak ve ebedidir. Marksist-Leninistlerin tarih tezi diyalektik ve tarihsel maddeciliğe dayanır. Buna göre hareket ve gelişmenin itici güçü mutlak bir dış güçten değil, maddenin, toplumun iç çelişkilerinden gelir, kapitalizm ebedi değildir, onun temel çelişkisinden doğan emek sermaye, burjuva-proletarya çelişkisi, buradan çıkan sınıf mücadelesi onun gelişme yönünü ve sonunu belirler, sosyalizmin kaçınılmaz olduğunu ortaya koyar. Bilen yaşamı boyunca Marksizmi-Leninzmi, sosyalizmi, Sovyetler Birliği’ni, uluslarası işçi ve komünist hareketini, dünya devrim sürecini savundu, kapitalist sömürüye, emperyalist talana karşı savaştı, proleterayanın tarihsel misyonu gerçekleştirmesi, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurması için işçi sınıfının birliği, emekçi yığınlarla ittifakı, komünist partisinin TKP’nin güçlenmesi için çalıştı. O, hep sınıfsal konumlardan hareket etti, işçi sınıfının ve partisinin içine sızmış olan, işçi sınıfını burjuvaziyle uzlaştırmak, onu onun kuyruğuna takmak isteyen, işçi demokrasisine karşı burjuva demokrasi ve özgürlüklerini savunan, TKP’yi bir küçük burjuva partisi yapmak isteyenlere karşı savaştı. TKP’nin Markscı-Leninci ideolojik, politik ve örgütsel varlığını korudu. Bilen’in tezi, yalnız Bilen’in değil, Mustafa Suphi’nin, Nazım’ın, Demir’in, Aram’ın da tarih tezi bu. Küçük burjuva oportunist, revizyonist, maocu, troçkist uzlaşmacı gruplarla savaşılmadan burjuvaziye karşı savaşta işçi sınıfı tarihsel misyonunu yerine getiremez. Nabi’nin, „dışına çıktık“, „kaldırdık“ dediği Bilen’in tarih tezi işte bu tezdir. Ama kendisi bunun ne olduğunu söylemiyor, söylemekten korkuyor.

Nabi’nin tarih tezi ise, parti içindeki ikinci akımın, Şefik Hüsnü’nün adamlarının, Kivılcımlı’nın, Mihri’nin, Aybar’ın, Boran’ın tezleridir, görüşleridir. 5. Kongre’de bu tez üstün gelmiştir, 1983’de resmen 63 yıllık parti politikası terk edilmiştir. Parti küçük burjuva sosyal demokrat bir yola girmiştir. Nabi’nin tezinin özü idealizmdir, Marksizmin-Leninzmin inkarıdır, sınıf savaşına, işçi sınıfının Marksçı-Leninci devrimci partisine gerek görmeyen, burjuvaziyle uzlaşmayı esas alan görüştür, pluralist anlayıştır, sınıf değil birey merkezli yaklaşımdır, Marksist-Leninst değil, Spinozacı, Kant ve Hegelci anlayışın Türkiye versiyonudur. Toplumsal gelişmeyi belirleyen iç çelişkiler değil, dış güçlerdir, tanrılardır, uzlaşmacılıktır, „karşılıklı bağımlılıktır“, „ulusal mutabakattır“. Ona göre parti bir tek çizgi üzerinde yürüyen bir örgüt değil, içinde yön ve görüş bolluğunun olduğu bir örgüt olmalıdır.

5. Kongre’den ve TİP’le birleştikten sonra Nabi bunları uygulamaya koydu. Bunlar legal alanda herkesin gözü önünde geçti. TBKP’den sonra TSİP’le ve diğer sol gruplarla birleşildi, her birleşmede isimler değişti, önce SBP, sonra BSP oldu. Her birleşme daha çok bir sağa, burjuva saflarına kayışı, kadroların daha çok dağılmasını, tahrip olmasını getirdi. Bu süreçte başta TKP ve TİP’in birleşmesini hararetle savunan parti yöneticileri, büyük bir tekstil işadamı olan Cem Boyner’in kurduğu partiye, „Yeni Demokrasi Hareketi“ YDH’ya katıldılar, açıkca burjuva düzenini, burjuva demokrasisini savundular. Geriye kalan diğer parti yöneticilerinin büyük bir çoğunluğu ise küçük burjuva, ulusalcı-kemalist ve yeşil, troçkist gruplarla birleşerek „Özgürlük ve Dayanışma Partisi“ ÖDP’yi kurdular. Bunlar bir ayağı devlet içinde, diğer ayağı sol içinde olan Mihri Belli, Rasih Nuri İleri, Vedat Türkali, Bilal Şen gibi TKP düşmanlarıyla saf tuttular. Bu da gerçekten Bilen’in tarih tezinin, Marksist-Leninist anlayışın kaldırılması, burjuva tarih tezinin idealizmin partide ikame edilmesidir. 5. Kongre’de alınan TİP’le birleşme kararı sıradan bir karar değildir. Bu kararla parti geleneksel Markscı-Leninci ideolojisini, politikasını örgütsel anlayışını terk etmiş, burjuva ideolojisini, sosyal demokrasiyi, küçük burjuva parti anlayışını benimsemiştir. Bunun için 5. Kongre bir „kopuş“, „ideolojik/politik tarihsel bir yol ayırımıdır.“ Bugün 5. Kongre’yi ve onun kararlarını, TİP’le birleşmeyi, TBKP’yi savunanlar, ona yeniden yasallık sağlamaya çalışanlar, TKP likidasyonunun devam ettirmek, Nabi’nin yolunda gitmek isteyenlerdir, bilimsel sosyalizm temelinde sınıf savaşı yerine küçük burjuva legalizm batağında yuvarlanmayı tercih edenlerdir. 5. Kongre’de yapılan yanlışlıklar ve kongrenin kendisinin bir kırılma olduğu görülmeden, TBKP olgusu, TİP’le birleşme sorgulanmadan, TKP likidasyonuna son vermek, yeni bir atılım yapmak mümkün değildir.

Nabi artık yaptığı röportajlarda, yazdığı yazılarında dönekliğini açıkca dile getiriyor. Daha 1991 yılında Cumhuriyet gazetesine verdiği bir mülakatta Nabi şöyle diyor: „her teori gibi Marksizm de eskiyip aşılmıştır. Artık sınıf mücadelesi toplumsal değişmenin belirleyicisi olmaktan çıkmıştır. Bu da Marksizm adına sevinilecek bir şeydir“ (Cumhuriyet: 21.12.1991). Nabi Yağcı bu mülakatında ben artık marksist değilim, kendi adımada bundan hoşlanıyorum diyor. Onun Marksizm “eskiyip aşılmıştır” demesi bir zırvadır. Zira bilim aşılmaz. Ama Marksizmin neye dayanarak aşıldığını belirtmiyor. O bunu kasıtlı yapıyor. Bu Marksizmi çarpıtmanın en çaylak ve kaba biçimidir. Marksizm herhangi bir teori değildir. Marksizim, günümüzde Marksizm-Leninizm diyalektik ve tarihsel maddecilik, politik ekonomi ve bilimsel sosyalizm olmak üzere biribirinden kopmayan üç ana daldan oluşan bir bilimdir. Bu bilim en modern bilimdir, ileriye doğru hep gelişir ve aşılmaz.

 

SİP (Resmi TKP) – Türk burjuvazisi – Nabi Yağcı

 

Eski parti üyeleri birbirleriyle uğraşırken, 2001 senesinde kendisine SİP diyen eski TİP’ten kopma küçük burjuva, troçkist karışımı bir grup bir gecede yangından mal kaçırır gibi kendi ismini değiştirdi, adına TKP dedi, bunu da devlete tescil ettirdi. Bunlar, partiden kovulmuş ve atılmış veya davayı terk etmiş Rasih Nuri Ileri, Ulvi Oğuz, Haluk Yurtsever, Atila Aşut gibi bir sıra kişileri yanlarına alarak, kendilerine bir legitimasyon vermeye kalktılar. Bu parti devletten icazetli bir TKP’dir. Bunun bir örneğini 1920’lerde yaşadık. O zaman Atatürk de böyle icazetli bir „TKP“ kurdurmuştu. Bunların bizim partimizle, onun gelenek, yöntem ve politikalarıyla, ideolojisiyle hiç bir ilişkisi yoktur, tam tersine bunlar partimizin ideolojisine, politikasına, geleneğine karşıdırlar. Bunların işlevi, genç kuşaklar arasında antimarksist ve antileninist görüşleri yaymaktır, genç kuşaklarla partimiz arasına bir duvar örmektir. Bazı TKP üyeleri SİP-TKP’yi ele geçirmek hayalleri kurmaktadırlar, hatta bazı üye ve sempatizanlar onun adına kanıp ona oy vermektedirler. Bu hayaller ve davranışlar yanlıştır. Komünistin görevi kendi partisini, sahtesini değil gerçeğıni güçlendirmektir.

SİP’liler yalnız ismimizi çalmadılar. Onlar yurtseverlik, ulusallık, devrimcilik kisvesi altında partimizin Marksist-Leninist ilkelerini ters yüz ediyorlar, Kürt sorunu konusunda burjuva milliyetçiliği yapıyorlar, Ergenekonculara kanat geriyorlar. Bunlar kemalist konumları savunuyor, Nabi Yağcı da AKP’yi savunuyor. Her ikisi de burjuva koridorunda koşuyor. Biri Türk burjuvazisinin Ergenekoncu milliyetci kesimiyle, diğeri Nabi Yağcı ise Türk burjuvazisinin milliyetçi-dinci kesimi ve burjuva liberalleri arasında çalışıyor. Bunların, servislerle, askerlerle ilişkileri ayyuka çıkan iki Ergenekoncu, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük abilerinden bir farkları yoktur. Özünde Kürt sorununda ne Nabi’nin SİP’ten, ne de SİP’in Nabi’den bir farkı vardır. İkisi de ayrı ayrı cephlerde Türk burjuvazisinin hizmetinde koşuyor. Türk burjuvazisinin kemalist ve islamcı motiflerle kamuoyunu aldatma mücadelelerini iyi anlamak gerekir. Türk-İslam sentezinin kurucusu ve kollayıcısı olan kemalistler ellerindeki yağlı kuyruğu şimdilik kaçırdılar, bunlar adeta orduya imdat diye bağırıyorlar. Bugün yağlı kuyruğu elinde tutan islamcı kanat ise, islami motifleriyle tabanını genişletmek istiyor ve orduya da yeter artık, benim de bu kuyrukta hakkım var diyor. Cumhuriyetin tarihi, kurulduğundan beri burjuvazinin bu iki kanadı arasında, ordu, polis ve bürokrasi içinde kanlı savaşlarla doludur. Bu iki kanadın arasında altta kalanlar ve canı çıkanlar her şeyden evvel işçi sınıfıdır, köylülerdir, bunların örgütleridir ve Cumhuriyet tarihinde gündemden hiç düşmeyen Kürt halkının direnişidir. Bu kanatlardan birini diğerine tercih etmek, şemsiyesi altına girmek, halk arasında ham hayaller ve umutlar yaymak komünistlikle bağdaşmaz, bu burjuvalıktır, burjuva iktidarına, onun siyasetine teslim olmaktır. SİP, Nabi ve kliği sol ve liberaller arasında iki cepheden burjuva görüşünü yayıyorlar. Her iki tarafın CHP ve AKP’den farkları sol içinde çalışıyor olmalarıdır. Her ikisinin de ideolojik eylemi Türk-islam sentezini günün koşullarına göre yaymak, Türkiye’nin aydınlık geleceğini karartmaktır, Kürt sorununda da direnişi aşağıya çekmek ve çözümsüzlüğü zamana yaymaktır.

Kürt sorunu

 

Nabi’nin bu milliyetçi politikası 5. Kongre’den beri devam ediyor. Milliyetçilik burjuvazinin dünya görüşüdür, politikasıdır, ideolojisidir. Partimizin görüşü enternasyonalizmdir. Halkların kendi kaderini, yani Kürt halkının ayrılma hakkı da dahil kendi kaderini belirleme hakkını savunmaktır.

12 Eylül’de Türk sol ve demokratik güçleri büyük darbe aldı ve dağıtıldı. 12 Eylül’e karşı direnen PKK öncülüğündeki Kürt hareketi oldu. Cunta ve hükümet Kürt direnişini önce bir kaç “çabulcunun” işi, dış kaynaklı bir terör eylemi olarak göstermeye çalıştı. Partimizin ilk değerlendirmeleri de böyleydi. Kürt sorunu bugün Türliye’nin temel sorunudur ve bunu gündeme taşıyan ve kabul ettiren Kürtlerin kendileridir. Bu Türkiye’nin iç sorunudur. Bundan kaçmak isteyenler, bu hareketi dış kaynaklı gösteriyorlar. Burjuvazinin, Ergenekoncuların bunu böyle koyması anlaşılır, ama bunu genç veya yaşlı bir TKP üyesi yapamaz. Bu parti üyeliği ile bağdaşmaz.

Komünistlerin görevi, Kürt halkına uygulanan zorla asimilasyona karşı çıkmaktır. Ayrılma veya birlikte yaşama Kürtlerin kararıdır. Günümüzde Kürtler çoğunlukla Türklerle birlikte yaşamak istediklerini belirtiyor, bu birliğin eşitlik temelinde olmasını istiyorlar. Bunun nasıl olacağı konusunda kararı Kürtlerin kendisi verecektir, Nabi Yağcı değil. Nabi Yağcı ise Kürt tarafından hükümetle müzakerelere PKK’nın ve APO’nun katılmasına karşı çıkıyor. O bu hakkı kimden alıyor? Nabi Yağcı Türk olduğundan bu hakkı da kendi tekelinde görüyor. Bu açıkca büyük devlet milliyetçiliğidir. Nabi Yağcı bununla da yetinmiyor. O, son yazılarının birinde yapışık ikiz kardeşler benzetmesini yaparak, Türklerin ve Kürtlerin yapışık ikiz kardeş olduğu kanısını oluşturmaya çalışıyor. Bu kardeşlik saçmalığı yeni değildir, bu görüş egemen Türk burjuvazisinin Kürt gerçekliğini inkar ettiğinden beri vardır. Ayrıca bu biyoloji ve tarih bilimleri açısından da doğru değildir, bir çarpıtmadır. Tarihsel gerçekliğe bakacak olursak, Kürtler yaşadıkları topraklar üzerinde binlerce yıllardan beri vardırlar, Türkler ve Araplar olmadan da vardılar. Nabi bu gerçeği görmek istemiyor.

AKP Hükümetinin “başlattığı Kürt açılımı” Kürt sorununa kalıcı demokratik bir çözüm getiremez. Bu onların kendi sınıfsal, politik ve ideolojik milliyetçi konumuyla bağlıdır. Onların amacı Kürt sorununa eşit haklı, barışcıl demokratik bir çözüm getirmek değildir. Kürt halkının özgürlüğü değildir. Onların hedefi Kürt ulusal hareketinin siyasetini dumura uğratmaktır, onun ulusal demokratik direnişini kırmaktır. Bunun içinde değişik yol ve yöntemlere beşvurmaktadır.

 

Yoldaşlar,

Türkiye işçi sınıfının, köylü ve emekçi yığınların aydın ve gençlerin bugün TKP’ye hergünkünden daha çok gereksinimi vardır. TKP’mizi yeniden yapılandırmak, onu işçi köylü, emekçi yığınlarla, genclik, aydın ve kadın hareketiyle yeniden bağlamak, Kürt ulusal demokratik hareketiyle kardeşçe ilişkiler kurmak önümüzde duran görevdir. Bu görev ancak TKP’nin ideolojik, politik, örgütsel ilkelerini benimseyen ve savunan, Marksizmi-Leninizmi, bilimsel sosyalizmi kendine klavuz edinen kadroları yerine getirebilir.

Nerde bir TKP’li varsa parti oradadır.

Yaşasın TKP’miz! Yaşasın Marksizm-Leninizm!

Yaşasın Proleterya Enternasyonalizmi!