Kategori: TKP’den

Halkımıza Çağrı!

Korona virüsle mücadele için

İdlib’den, Rojova’dan, Başur’dan, Libya’dan askerler hemen geri çekilsin!

Silahlanma ve savaş durdurulsun!

KORONA virüsü salgını küresel bir boyut kazandı. Virüsün ulaşmadığı ülke kalmadı. Virüs zengin, fakir, ülke ve insan, hükümran ve hükmedilen tanımıyor. Herkesin canını yakıyor. Ama en çok canı yanan en alta kalanlar, fakirler ve yoksullar, işsizler ve yaşlı emekliler, işsiz kalmakla karşı karşıya kalan işçiler ve emekçiler. Üsttekilerin, hükmedenlerin, zenginlerin ve kapitalistlerin tuzu kuru. Onlar istedikleri an test olabiliyorlar, tedavi görebiliyorlar. Ama işçiler ve fakirler, yoksullar ve emekçiler “zor durumda” olan sağlık sisteminde en son düşünülenler. Yönetenler onları bir sürü görüp, “ölen ölür, kalanlarla sömürü devam eder” demekteler, işçi ve emekçileri ölüme terk etmektedirler. Bu haksızlığa karşı savaş, kapitalist sisteme karşı savaşla iç içedir.

Virüs küresel neoliberal kapitalizmi teslim aldı, onun başta sağlık sistemi olmak üzere kamu hizmetlerini özelleştirmesinin, azami kâr hedefiyle metalaştırılmasının yanlışlığını tüm çıplaklığı ile ortaya koydu. Yıllardan beri Türkiye de dahil tüm gelişmiş ve gelişmekte olan kapitalist ülkeler özellikle halk sağlığını düşünmeden sağlık sisteminde yoğun bir tasarrufa giderkenkamu hastanelerini bakımsızlığa terk ederken, özelleştirirken; silahlanmaya ve savaşa olan harcamaları aklın ve hafızanın alamayacağı ölçüde arttırdılar. Bugün Korona virüsle mücadelede tüm devletlerin çaresizliği bu politikaların sonucudur. Amerika’nın Teksas eyaletinde Korona virüsüne karşı aşı geliştirilirken, “parasızlıktan“ çalışmaların durduğu, bugün virüsün yarattığı çaresizlik ortamında gün yüzüne çıkıyor. Silaha para var ama bilimsel araştırmaya yok. Test kiti yok, aşı yok, tedavi için ilaç yok. Ama tank çok, roket çok, obüs ve top çok, savaş uçağı ve bomba çok. Bunlara giden para, sağlık ve diğer kamu hizmetlerinden, bilimden kesilen paralardır, halkın omuzlarına bindirilen vergiler ve zamlardır. Korona salgını halkların gözünü açmaya, neoliberal politikaların ne demek olduğunu göstermeye başladı. İnsanlar korona salgınından sonra başka bir toplum, başka bir dünya istemeye başladılar.

Türkiye’de otoriter faşizan iktidar korona salgınıyla mücadelede tamamıyla yetersiz kaldı. ABD ve AB gibi zengin kapitalist ülkeler silahlanma nedeniyle yetersiz olan sağlık sistemlerine rağmen, salgınla mücadeleyi götürebilecek mali güce sahipler. Silah ve savaş sayesinde dünya sömürüsünden elde ettikleri trilyon dolarların birkaç trilyonunu salgınla mücadeleye ayırdılar. Vatandaşlarının işe gitmeme, evde kalma, sokağa çıkmama masraflarını bir nebze karşıladılar.

Türkiye’de ise; “Umre kutsal bir görevdir ertelenmez” diyen, hiçbir önlem almaya yanaşmayan Erdoğan şaşkın, bocalamaktadır. Devlet kasası tamtakır, Merkez Bankası akçesi yenmiş, bitmiş, İşsizlik Fonu’ndaki 130 milyar lira uçmuş, yerinde yok. Nereye gitti bu paralar? Bu paralar ihaleyi çarpan yandaş müteahhitlere gitti; en çok da silahlanmaya, İdlib’de, Rojova’da, Başur’da, Libya’daki savaşlara gitti. Hâlâ da gidiyor. Halkın sırtına bindirilen vergilerden, zamlardan alınan paralar milyon dolar olarak ÖSO denen çapulcuların maaşına gidiyor. Alınan ve sipariş edilen S400’lere, F35’lere ödeniyor. Bu silahlanma ve savaşlarla Erdoğan faşizan iktidarını sürdürmekte ve ayakta kalabilmektedir. O halkın sağlığını değil, aşırdığı ve aşıracağı paraları, ihaleleri düşünmektedir.

Ama halkımızın artık silahlanmaya ve savaşlara verecek, ÖSO çapulcularını besleyecek parası yoktur. Buralara akan paraların hemen korona salgınıyla mücadeleye ayrılması gerekmektedir. Avrupa’daki gibi en az 14 gün sokağa çıkmamayı, evde kalmayı sağlayacak bir önlemin ekonomik yükünü karşılamak, acil test kiti ve tedavi ilaçlarını ve solunum aletlerini temin etmek, büyük fedakârlıklarla çalışan sağlık personelinin korunma önlemlerini almak, hastanelerin alt yapısını güçlendirmek için savaşa, silahlanmaya giden paralar hemen kesilmelidir. Elde avuçta ne varsa halkın sağlığı için seferber edilmelidir.

İşçi ve emekçiler, gençler ve kadınlar, hümanistler ve aydınlar, barışsever ve demokratik güçler!

İnsanlarımızın Korona salgınında ölmesiyle askerlerin Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ölmesi birbirine bağlıdır. İdlib’den, Rojova ve Başur’dan, Libya’dan askerler hemen geri çekilsin! Savaşa ve silahlanmaya son verilsin!

Savaşa giden paralar hemen Korona salgınıyla mücadeleye ayrılsın! İtalya olmayalım!

Halkımızın kimsenin toprağında gözü yoktur. Erdoğan’ın işgal ve ilhak politikasına karşı çıkalım. Sesimizi yükseltelim. Bu ses bizleri hem Korona virüsünün öldürmesinden kurtaracak, hem de Erdoğan’ın faşizan iktidarının da sonunun gelmesini sağlayacaktır!

TKP 1920 www.tkp-online.com

Veysi Sarısözen’ e açık mektup

Mehmet Bayrak’tan

Veysi Sarısözen’ e açık mektup                       31.10.2019

 

28.10.2019 tarihli Yeni Özgür Politika Gazetesinde çıkan “MLKP’nin 25’inci yılı: Rojova devrimcileri” başlıklı yazını hayretler içinde okudum.

 

Yazının başında, ilk bölümünde şöyle diyorsun:

“Serêkaniyê savaşının ilk günü bir enternasyonalist toprağa düştü. Adı Kerem Pehlivan. Marksist-Leninist Komünist Parti ve Şehit Serkan Taburu savaşçısı….

İşte bu kahraman savaşçının partisi MLKP önceki gün 25’inci yılını kitlesel bir festivalle kutladı. MLKP 10 Eylül 1994 yılında kuruldu. Yani saflarında yer aldığım TKP’nin kuruluşundan 74 yıl sonra.

Önümüzdeki yıl TKP’nin 100. Kuruluş yıldönümü. Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın bayrağını kim yüzüncü yılında yükseltiyor? Bu soruya dürüstçe yanıt vermek gerekirse şöyle diyeceğim: Kim devrimci sürece lafta değil, eylemde katılıyor, öncülük etmek için savaşıyor, bu uğurda şehitler veriyorsa, yüz yılın eskitemediği büyük mücadelenin bayrağını onlar yükseltiyor. MLKP’nin elinde Mustafa Suphi’nin “Orak ve Çekiçli” bayrağı, Dersim Dağları’nda, Rojava’da, Gazi’de dalgalanıyor.

Derinlerden bir itiraz duyar gibiyim: Maoistler 1920’de açılan bu bayrağı yükseltebilir mi?”

 

Hemen cevap veriyorum: Derinden duyulmayacak şekilde tiraz ederek değil, seni açıkça itham ederek tüm gücümle avazımın çıktığı kadarıyla suratına haykırıyorum: Maocular bu bayrağı ne taşıyabilirler ne yükseltebilirler. MLKP’nin Mustafa Suphi’nin “Orak ve Çekiçli” bayrağını Dersim Dağları’nda, Rojova’da, Gazi’de dalgalandırıyor olması, onların Mustafa Suphilerin devrimci geleneğine sahip çıktıklarını, Suphi’nin bayrağını taşımayı hak ettiklerini göstermez, ancak Mustafa Suphi geleneğini çarpıtmaya kalktıklarını gösterir. Bu, MLKP’nin takdirle karşılanan Kürt direnişiyle giriştikleri dayanışmadan ve bu mücadelede verdikleri ve önlerinde saygıyla eğildiğimiz şehitlerinden bağımsız olarak böyledir. Maocu gelenekle Mustafa Suphi geleneği bağdaşmaz. Bu demek değildir ki, Maocularla eylem birliği yapılmaz, birlikte savaşılmaz. Erdoğan faşizmine karşı Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinde, Kürt direnişiyle dayanışma eylemlerinde Maocularla da birlikte olunulacaktır.

 

Yazdığın makalenin bundan sonraki, savını ispatlamaya kalkıştığın bölümleri de tam bir rezalet; ilkesizliğin, komünist moral çöküşünün, burjuva teslimiyetçiliğinin, Marksçı-Leninci devrimci işçi ve komünist harekete ihanetin eşsiz bir layihasıdır. Şu an bunlara girmeyeceğim. Daha çok yukardaki alıntı üzerinde duracağım. Zamanı gelince bunlara dönerim. Ama şu kadarını belirteyim: Maocuların dünya işçi ve emekçilerinin sömürü ve baskıdan kurtulmaları için enternasyonal, devrimci bir işçi ve komünist hareketi yaratma, emperyalist bloğa karşı sınıf savaşını, sosyalizm için mücadeleyi yükseltme diye bir dertleri olmamıştır. Sosyalist bloku terk edip emperyalistlerle işbirliğinden çekinmemişlerdir. Aynı şekilde senin geldiğin goşist, Troçkist hareketlerin de bir çoğunun dünya sosyalist devrimi diye bir dertleri yoktur. Bu nedenle Maocularla, Troçkistlerle, birçok goşist hareketle mücadele günümüzde de esansiyeldir.

 

Maocular dünya devrim sürecini baltalarken, bu süreci ilerleten başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist sistem, dünya işçi ve komünist hareketi olmuştur. Bu hareket dün de bugün de dünya devriminin merkezidir. Devrimin merkezi Marksçı-Leninci anlayışla, Bolşevik ruhla işçi sınıfı ve emekçi güçlerin sosyalizm için sınıf mücadelesini verdikleri yerdir. Bugün devrimci işçi sınıfı ve komünist hareketin zayıf olması, kendine komünist diyen bir çoklarının saf değiştirmesi, dönek, oportünist ve revizyonist olması bu gerçeği değiştirmez. Tersine dün olduğu gibi bugün de bunlarla mücadeleyi zorunlu kılar. Bu mücadelede üstünlük elde edilmeden devrimci hareket ne gelişir ne de başarılı olur. Oportünistlerle, revizyonistlerle, reformistlerle, sosyal demokratlarla, Troçkistlerle, Maocularla mücadele Marksçı-Leninci sınıf hareketini bölmez, tersine güçlendirir.

 

Esasında düne kadar sen de böyle konuşuyordun. Maçoğlu’nun Dersim Belediye Başkanlığına adaylığını eleştirdiğinde Maocuların sana saldırısına 26.11.2018 tarihli Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde şöyle cevap veriyordun:

 

“Meğer bu arkadaş (Maçoğlu)… Maoist gelenekten gelen bir arkadaşmış. Böyle olunca benim “tavsiyemin” de hiç bir anlamı olmuyor. Şahsen bu gelenekten gelen hiç kimseye şimdiye kadar “tavsiyede” bulunmadım. Hem bir işe yaramaz diye düşünüyorum, hem de aramızda böyle bir “karşılıklı tavsiye” ilişkisi yok. Ne ben onların “tavsiyesini” dinlerim, ne de onlar benim “tavsiyemi” dinler. Aramızda diyalog olacaksa, bu “ideolojik mücadele” alanına girer. İşe yarayacaksa onu da yaparız.”

 

Demek ki bir yıl öncesinde Maocularla “ideolojik mücadeleden” bahs ederken, şimdi onlara partinin bayrağını teslim etmeye kalkıyorsun, “karşılıklı tavsiye ilişkileri” kuruyorsun,“tavsiyelerde” bulunuyorsun. Senin bu yaptığın tam da bir küçük burjuva tutarsızlık örneğidir. Ama bu kez Maocular senin “tavsiyeni” dinleyebilirler, çünkü çıkarlarınadır. Fakat senin böyle bir “tavsiyede” bulunmaya ne yetkin ne de hakkın vardır. Şunu bil ki, Mustafa Suphi’nin “Orak ve Çekiçli” bayrağı emin ellerdedir. Sen yükseltmiyorsun diye TKP’de bayrağı yükseltecek kimse kalmadı değildir. Daha 1987 senesinde sen, sözde “Birlik Sürecinde” Mustafa Suphi’nin “Orak ve Çekiçli” bayrağını yere atıp Onun yolundan ayrılıp Şefik Hüsnü’nün yolunu tuttuğun zaman TKP’de bu bayrağı yere düşürmeyenler, Suphi’nin yolunu savunanlar vardı. Sen artık yere attığın bu bayrak hakkında konuşamazsın. Bunu böyle bil!

 

Birlik konusu partimize hep dayatılmıştır. Bir çok yoldaşın karşı olmasına rağmen sen ve Nabi 1987‘de “Mustafa Suphi’nin Orak Çekiçli bayrağını, Marksçı-Leninci devrimci yolunu terkedip, önce içerik olarak birer sosyal demokrat partisi olan TİP ve TSİP’in oportünist yöneticileri ve daha sonra da Kemalist Dev-Yol yöneticileriyle birleşerek partimiz TKP’yi likide ettiniz. Burjuvaziye yaranmak için Marksçı-Leninci ilkeleri çiğneyerek TKP’yi kendi kariyerinize ve çıkarınıza alet ettiniz, kullandınız. Boyner’in peşine takılacak kadar alçaldınız. Troçkist, milliyetçi bir gurup olan SİP’lilerin sırtlarını devlete dayayarak partimizin ismini gasp etmelerinde bir beis görmediniz. Şimdi de bayrağı MLKP’ye vermekte bir beis görmüyorsun. Görmüyorsun, çünkü sizler, Partizan grubu Suphi geleneğinden değilsiniz. Gerçi sen, Nabi ve Partizan grubunun diğer fertleri partiye üye oldunuz, MK’ya ve PB’ya kadar geldiniz, ama maalesef komünist olamadınız, parti içindeki “çalkantılardan” dolayı “dövülüp” partinin geleneğini, Marksçı-Leninci ilke ve politikalarını, strateji ve taktiğini özümseyip Mustafa Suphi yolunda birer TKP’li olamadınız. Hep Partizan kliği olarak kaldınız ve geldiğiniz o küçük burjuva, goşist 68 hareketini ve TİP’i aşamadınız. 1980’lerin ortasından sonra Sovyetlerdeki revizyonist-oportünist, Gorbaçov ihanetini alkışlayarak, onun yarattığı karşı devrimi fırsat bilip tekrar geldiğiniz TİP ve 68’den kalma Dev-Yol’a yamandınız, yine küçük burjuva

 

bataklığında debelenmeye başladınız. Sizler TKP’yi kendi çıkar ve kariyeriniz için bir araç olarak gördünüz. Kullandınız, genel kullanım değeri bitince kaldırıp attınız. Atınca sizin için TKP’de bitti, TKP tarih oldu dediniz. Ama baktınız ki, o hâlâ para ediyor, onun bitmeyen bir manevi değeri var, O’nu elinizin altında tutup, hâlâ kullanmak ve kendinizi eski TKP yöneticisi olarak satmak istiyorsunuz. Sizlerin işçi sınıfı, sosyalizm, devrim, insanlığın sömürü ve baskıdan kurtulması diye bir derdiniz yok. İşçi ve emekçilerin devrimi gerçekleştirebilmesi için Marksçı-Leninci komünist partisine ihtiyacı var diye bir derdiniz yok. Sizler için zaten Marksçı-Leninci komünist partisi dönemi kapanmıştır. Sizlerin TKP’yi savunmak, onu yeniden 1973’de olduğu gibi ayağa kaldırmak diye bir derdiniz zaten olamaz. Sizin için önemli olan TKP’yi meta olarak kullanmak, satmaktır. Artık bundan sonra sizlere bu konuda izin verilmeyecek, yapmaya kalkarsanız, haddiniz bildirilecektir.

 

Doğrudur, önümüzdeki yıl partimiz TKP’nin kuruluşunun 100. yıl dönümü. Bu yıl dönümünde Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın bayrağını” kimin yükselteceği senden sorulmaz, seni hiç ilgilendirmez. Hele bu bayrağı MLKP gibi Maocu, küçük burjuva bir gelenekten gelen bir partiye veya Kürdistan’da, Dersim ve Rojova’da veya Gazi’de savaşan bir başka parti veya gruba vermeyi caiz görmek en hafifinden büyük bir densizliktir. Sana sorarlar: Sen kimin malını kime veriyorsun? Bu cüreti nereden alıyorsun? TKP işçi sınıfının, onun öncü müfrezesinin „malı“, Markscı-Leninci savaşkan örgütüdür. Bazı partilerin isminde ML, KP, TKP, bayrağında Orak-Çekiç, Marks, Engels, Lenin, Stalin veya Mao’nun, Suphi ve Nejat’ın resimlerinin bulunması, kuruluşlarını 10 Eylül’de yapmaları bu gerçeği değiştirmez. Bunların 10 Eylül 1920’de Suphi, Nejat ve yoldaşlarının kurduğu, 1973’de Bilen ve yoldaşlarının ayağa kaldırdığı ve bugün azımsanmayacak TKP’linin yaşattığı TKP geleneği ile hiçbir ilişkileri yoktur. Bunlar geçmişte hep bu TKP geleneğine saldırdılar, ona karşı savaşa geldiler. Senin Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın “Orak ve Çekiçli” bayrağını yere atıp Dersim’de, Rojova’da, Gazi’de dalgalandırmaman, bu bayrağı yükseklerde tutan kimsenin kalmadığı anlamına gelmez. Dünya tek başına senden ibaret değildir. Bu densizlik bile dünya komünist hareketinin bunalımını fırsat bilerek, küçük burjuva aceleceliğiyle TKP’yi mezara gömen ve ’ruhunu’ okuyup üfleyip efsunlayarak, geçer akçe sığındığı limanlardan payeler dağıtan bir oportünistin dayanılmaz hafifliğinin, TKP üzerine düşen çirkin gölgesidir.

 

TKP’nin kuruluşunun 100. yılına doğru yol alırken Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın “Orak ve Çekiçli” bayrağını yükselten komünistler, TKP’liler vardır. Bunlar şu an, belki Dersim’de, Rojova’da eli silahlı savaşmıyorlar, ama İstanbul’un varoşlarında, Gebze’nin fabrikalarında, Ege’nin bağlarında, Anadolu’nun çorak topraklarında göğüslerinde Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın “Orak ve Çekiçli” bayrağı ile yalnız işçi ve köylü, emekçi yığınların hakları için savaşmıyorlar, aynı zamanda Türk şovenizmine ve milliyetçiliğine karşı savaşmaktalar, Kürt halkının haklı mücadelesiyle dayanışmayı örgütlemekteler, Kürt halkı baskı ve zulüm altında kaldığı sürece, Türk halkının özgür olamayacağını, Türkiye’nin demokratikleşemeyeğini anlatmaktalar. Kürt sorununun çözümünün eşitlik, özgürlük ve özerklik temelinde demokratik bir Türkiye’de mümkün olacağını göstermekteler. Suphi ve Bilen’in yolunda iğneyle kuyu kazar gibi mücadele ediyorlar. Bizce bugün Kürt direnişinin Türklerden beklediği Dersim ve Rojova’da eli silahlı savaşmaktan çok -ki savaşanlara karşı her zaman saygımız büyüktür- batıda Türkler arasında iğneyle kuyu kazar gibi Kürtlerle dayanışmayı örgütlemektir. İşte TKP’liler partilerinin yüzüncü yılında göğüslerinde Mustafa Suphi ve Ethem Nejat’ın “Orak ve Çekiçli” bayrağıyla Suphi ve Bilen’in yolunda yığınlar içinde mücadele ederek karşılamaktadırlar. Oportünistlere, revizyonistlere, Troçkistlere, Maoculara, goşistlere bu konuda söz hakkı yoktur.

 

Son söz: Bir zamanlar tesadüfen TKP saflarında yer alman, MK ve PB üyesi olman bu gerçeği değiştirmez; çünkü başta sen, Veysi Sarısözen ve Nabi Yağcı olmak üzere “Partizan” grubundan partiye gelen Erdal Talu, Şeref Yıldız, Sıtkı Coşkun, Güray Öz ve sonradan sizlere eklenen Zülfü Dicleli likidatörlükleri ve burjuva kuyrukçulukları nedeniyle TKP’den atılmışlardır. Atılan biri olarak her daim zamanın ruhuna teslim olan senin, Nabi’nin ve diğer Partizan grubundan gelenlerin ve eklenenlerin 1920’de Mustafa Suphi ve Ethem Nejat ve yoldaşları tarafından kurulan ve 1973 Atılımıyla Bilen ve yoldaşları tarafından ayağa kaldırılan TKP hakkında söz söylemeye ve karar vermeye, hele onun geleceği hakkında konuşmaya ne hakkınız var ne de yetkiniz vardır. Bundan böyle etrafta da eski parti yöneticileriyiz diye hava atmanız, bundan nemalanmaya çalışmanız suçtur. Yapmaya devam ederseniz bunların hesabı sizlerden sorulacaktır!

Mehmet Bayrak

TKP-1920                              www.tkp-online.com

Savaşa hayır!

Savaşa hayır!

Halklarımıza, işçi sınıfımıza, emekçilere, aydın ve sanatçılara, kadın ve gençlere çağrı!

Suriye’nin kuzeyi, Fırat’ın doğusu, Rojova’ya operasyon yeni bir savaştır,

Savaşa karşı çıkalım!

 

“Bir gece ansızın gelebiliriz” diyen Erdoğan Fırat’ın doğusu, Suriye’nin kuzeyi Rojova’ya girme tehditlerini gerçekleştirme yolunda. Askeri güçlerini Suriye’nin kuzeyinden çekmeye başladığını açıklayan ABD, ‘ne engelleriz ne de destekleriz’ diyerek Erdoğan’a Rojova’ya girmesi için yeşil ışık yakmış oldu. Sonradan Pentagon’un “onaylamıyoruz”, Trump’un “Türkiye benim sınırlarım dışında olduğunu düşündüğüm bir şey yaparsa ekonomisini mahvederim” açıklamalarına ve bazı senatörlerin şiddetli tepkilerine rağmen bu yeşil ışık hâlâ yanmaktadır. Bunu fırsat bilen Erdoğan sınıra askeri sevkiyatı hızlandırdı. Genelkurmay “hazırlıklarımız tamam” açıklaması yaptı. Erdoğan ve ona bağlı havuz medyası sürekli savaş çığlıkları ve tamtamları arasında hamaset edebiyatıyla kamuoyunu baskı altına almaya, onu savaşa hazırlamaya çalışmaktadır. Operasyonun sınırlarımızı tehdit eden YPG “terörüne” karşı olduğu yalanını yaymaktadır.

 

Oysa Suriye’nin Kuzeydoğusuna yapılacak bu operasyon ‘teröre karşı bir askeri harekât’ değil Kürt halkına karşı yeni bir savaştır. Suriye’nin kuzeyinde halkların oluşturdukları demokratik yapıya, Kürtlerin yarattıkları statüye karşı bir saldırıdır. Suriye’nin Kuzeydoğusundaki halkların temsilcileri ve bu halkların askeri gücü Demokratik Suriye Güçleri SDG Komutanlığı, ABD ve Türkiye ile birlikte gerçekleştirilen “Sınır Güvenliği Mekanizması” için üzerlerine düşen tüm sorumlulukları yerine getirdiklerini, “Türkiye ile herhangi bir savaşın yaşanmaması için” çalıştıklarını açıkladı, ama Türkiye’nin saldırması durumunda da “savunma haklarını kullanacaklarını”, Arap, Kürt, Süryani, Asuri tüm halklarla birlik olup “Türkiye’nin saldırılarına karşı meşru haklarını kullanarak” ülkelerini savunacaklarını bildirdi. Türk ordusu Kuzeydoğu Suriye’de vatanını savunan halklarla karşı-karşıya gelecektir. Bu halk işgal edilen toprakları üzerinde göçmenlere ve cihatçılara köy ve şehirler kurulmasına karşı koyacak, direnecektir. Türkiye bu “operasyonuyla” Türk halkı ve Kürt, Arap ve diğer halklar arasına etkisi asırlar sürecek düşmanlık tohumları ekecek, tamiri güç acılara sebep olacaktır. Buna müsaade etmemek Türk halkının elindedir.

 

Bu “operasyon”la Erdoğan ülkeyi Ortadoğu savaş bataklığına iyice sokmaktadır. Trump “yeşil ışık” yaktı, ama Türkiye’nin “bundan böyle, ABD’nin son iki yıldır, bölgede yakaladığı  İŞİD savaşçılarından sorumlu olacağı” açıklamasını yaptı. Böylece Trump sadece yakaladığı IŞİD’çilerin bekçiliğini ve gardiyanlığını Türkiye’ye vermiyor, bölgede İŞİD’le mücadeleyi Türkiye’ye, Erdoğan’a havale ediyor. Geçmişte Erdoğan’ın beslediği ve desteklediği, ama YPG ve SDG güçleri karşısında yenilen İŞİD hücreleri şimdi bu savaş ortamında yeniden canlanacaklar, bu kez de ABD’nın işlevini üslenen Türkiye’ye karşı saldırıya geçeceklerdir. Bunların nelere muktedir olduğunu Ankara Garı katliamında gördük. Erdoğan bu saldırıyla Ortadoğu’da Türkiye’nin başına yeni çoraplar örmektedir.

 

Erdoğan ülkeyi böylesine büyük bir tehlikeye sürüklerken, en az onbinlerce insanın öleceği, anaların göz yaşının dinmeyeceği bir savaşa dört elle sarılırken, tek düşündüğü kendi çıkarlarıdır, kendi iktidarının ömrünü uzatmaktır. Özellikle son yerel seçimlerden sonra faşist AKP-MHP iktidarının tabanı hızla erimektedir. AKP’nin içi durmadan kaynıyor. Bir milyona yakın üyesi AKP’yi terketmiş, yeni kurulacak partilere yönelmeye başlamıştır. Zamlardan, pahalılıktan bezmiş geniş halk yığınları artık sırtını Erdoğan’a dönmektedir. Erdoğan’ın oy oranı çoktan çekirdek denen %30’un altına düşmüş durumdadır. İktidar elden gitmektedir. Bu gidişi durdurmak için Erdoğan tek çareyi Suriye’de Kürtlere karşı yeni bir savaşta görmektedir. Vatan batacak, insanlar ölecek, halklar Türk halkına düşman olacak, onun umurunda değildir. Onun için önemli olan tek şey iktidarıdır. Bu gerçek niyetini örtmek için O, sürekli bir “PKK-YPG terör tehlikesi” var etmekte, milliyetçiliği ve şovenizmi körüklemekte, toplumda kutuplaşma ve gerilimi arttırmakta, Kürt sorunun barışçıl çözüm yollarının önünü kapatmakta, tek yolun savaş olduğunu halka dayatmaktadır.

 

O şimdi bu savaşı Kuzeydoğu Suriye’ye girerek başlatacaktır. Erdoğan’ın başlatacağı bu savaş yeni zamlar getirecek, Türk lirasının dolar karşısında değerini pula çevirecektir. Trump’un mahvetmesine gerek kalmadan Türk ekonomisi mahvolacaktır. Uluslararası alanda Türkiye komşularıyla geçinemeyen saldırgan bir devlet olarak görülecek, itibarı iyice düşecektir. Türkiye’yi zor günler beklemektedir.

 

Erdoğan’ın bu tehlikeli gidişine, Fırat’ın doğusuna yapacağı operasyona, savaşa karşı çıkmak Türk işçi ve emekçilerinin, aydın ve sanatçılarının, gençlerin ve kadınların, devrimci ve demokratik, barış ve ilerici güçlerinin önünde duran en acil görevdir. Az da olsa savaşa karşı barış sesleri toplumun her kesiminden yükselmeye başladı. Ama bu daha bir çığlık haline gelmedi. HDP dışında muhalefet partileri, CHP’de dahil, Erdoğan’a karşı olmalarına rağmen hamaset politikasından kurtulamamakta, Mecliste savaş tezkeresine oy vermektedirler. Ama onların tabanında insanlar onların bu tutuma karsı çıkmakta, savaşa karşı savaşmak gerekir demektedirler. Şimdi ise Erdoğan’ın savaş girişimlerine karşı tabanda farklı politik ve dünya görüşüne  sahip CHP’li, İYİ Partili, SP’li, AKP’li insanların, barışsever Kemalistinden Müslümanına kadar geniş bir çevrenin katılacağı güçlü bir barış hareketi yaratma zamanıdır. Erdoğan’ın savaş tamtamlarına kanmayalım. O bunu güçsüzlüğünden yapmaktadır. Nasıl onu yerel seçimlerde yendiysek, şimdi onu yine yenmemiz mümkündür. Ona, bu savaşı yapmasına izin vermeyebiliriz. Bunun için bütün güçlerin toplanacağı geniş bir barış ittifakı yaratalım. Bu yalnız savaşı önlemeyecek, Erdoğan’nın da sonunu getirecektir.

 

Savaşa hayır! İster Türkiye’de, ister Irak’da, ister Suriye’de olsun, Kürt sorununun barış ve müzakere yoluyla çözülmesini talep edelim.

 

Savaş yıkım, acı ve gözyaşı demektir, barışı inşa, dostluk ve kardeşlik demektir.

 

Erdoğan’a Suriye’de Kürtlere ve diğer halklara karşı yeni bir savaşa izin vermeyelim!

 

Toplantılar, mitingler, yürüyüşlerle savaşa karşı çıkalım!

 

TKP 1920 ,    08.10.2019                  www.tkp-online.com

The Communist Party of Greece

The Communist Party of Turkey TKP-1920                                                                        04.10.2019

info@tkp-online.com

 

Dimitris Kutsumbas

The Communist Party of Greece

The General Secretary of The Central Committee

cpg@int.kke.gr

 

Dear Comrade Dimitris Kutsumbas

The organization which calls itself The Communist Party of Turkey but is known as SİP-TKP in Turkey, is announcing that it will host an international meeting on October 19 th.2019. You and many other communist parties will participate in this meeting. We would like to inform you once again about this party we call SİP-TKP as we also told you before.

The Communist Party of Turkey was established in Baku, 1920, under the leadership of Mustafa Suphi and Ethem Nejat. Almost a month after, October 18 th. 1920, another party had been established by Mustafa Kemal where members of parliament and high ranking military commanders very close to Mustafa Kemal had paticipated. Party’s name was The Communist Party of Turkey and the purpose of establishement was to control the revolutionary movement in Anatolia and to get the support of Soviet Russia. A Committee from this party was sent to paticipate in the meeting of Komintern. Komintern did not recognize this party, instead it recognised the TKP which was established in Baku which as the real representative of workers and laborers of Turkey. The committee sent by Mustafa Kemal had to return to Turkey but the Moscow supported Turkey in spite of the hard conditions of the time. Mustafa Kemal’s party was called the counterfeit or official TKP among the leftist and democratic circles in Turkey

Mustafa Suphi, Ethem Nejat and the 13 members of the Central Committee were assassinated under the command of Mustafa Kemal January, 28 th, 1921 at Black Sea when they were returning to Turkey from Baku. Every year on January 28th, communists and revolutionists of Turkey commemorate Mustafa Suphi and his comrades. Whereas SİP-TKP commemorates November 10th, Mustafa Kemal’s death. This assassination commanded by Mustafa Kemal was a huge blow for the communists of Turkey. However, the communists were recovered very soon and they succeeded to assemble a party congress in 1922. Soon after the congress, the party was banned by Mustafa Kemal. From this day on TKP is still banned.

Our party, made a stride forward under the leadership İsmail Bilen in the seventies, connected to the masses and got the opportunity to work semi-legal among the people. But after the fachist military coup in 1980 our party has suffered a huge defeat. Our cadres who managed to avoid persecution by the military and police moved to Western Europe and DDR as political migrants. Some alterations were realized in the party according to Soviet suggestions. Nabi Yağcı became General Secretary of the party. An “unity process” was started with once legal leftist and progressive parties by Soviet imposition. First of all, our party was united with TİP (The Workers Party of Turkey) and got the name TBKP (The United Communist Party of Turkey). Some members of Politburo (TKP) didn’t accept this union, because this would mean the of liquidation of the party.  This coincided with the period of Soviet disintegration, so the TBKP established itself as a legal party. The party congress was held but the state banned this party also. The European Human Rights Court reversed the ban but the Constution Court of Turkey didn’t accept refused because deemed it impossible according to the Turkish laws, that a party could call itself communist and defend the rights of self determination for the Kurds. In this process, Nabi Yağcı switched sides and began writing in bourgeoisie newspapers.

This disorganization lasted to the early years of 2000. An urgent recovery mission awaited the communists. In the beginning of the process, a party known as SİP (The Socialist Power Party) declared that they changed their party name to TKP (The Communist Party of Turkey) and alleged that “they are the TKP”. All of the action took place in “overnight”. This was an obvious fraud. For this reason they are called SİP-TKP so as to distinguish them form the TKP. SİP was established by some Troskyits and they were the members of TİP (The Workers Party of Turkey) and dismissed  from the TİP those days. They had opposed both the Soviets and the TKP. The Turkish state permitted this pseudo-communist party, and didn’t ban it. According to the The Supreme Court of Appeals Prosecutor, founder of the SİP-TKP didn’t have any relations with real TKP (the historical), they were “good guys” and they shared the same opinions as the state regarding the Kurds.

There is a major resemblence between this pseudo-TKP and the “Official TKP” which was established by Mustafa Kemal in 1920. The leftist and democratic movements of Turkey are shared this standpoint. Just as the official/counterfeit communist party was established in order to suppress the Anatolian revolutionary movements  under the impact of October Revolution, now the communist party is established by the state, namely pseudo-TKP (SİP-TKP). The state is awared of the disorganization in the communist movement and wanted to control and surppress progressive, leftist, revolutionary and Marksist youth. The purpose of the state is getting together the youth around the nationalist and Kemalist ideology with the help of this pseudo party. SİP-TKP are pursuing their mission “successfully”, unfortunately. They are keeping away the people, especially the youth from the working class and Marxism-Leninism, social movements, especially the resistance of Kurdish people in Kurdistan – in east of Turkey. These masses are becoming the followers are being of the nationalist Kemalizm and  transformed to a kind of “standby power” of the state. This pseudo party is keeping quiet against the hostility against Kurds and PKK and ignores the war against the Kurds. They are ensuring immunity in this way.

This SİP-TKP doesn’t follow the way of Marxism-Leninizm instead it openly follows Kemalism. They didn’t have any relations and connections with Marxist-Leninist TKP which was established by Mustafa Suphi. But they can carry the both Mustafa Suphi’s and Mustafa Kemal’s badges on their  breasts. They can use the Mustafa Kemal’s photo along side with the Mustafa Suphi’s along with the Turkish flag. What shamaless dishonesty! They carry and circulate Mustafa Kemal who gave the orders to assasinate Mustafa Suphi and his 14 comrades!  Can they be communists? Their mission is to reconcile Mustafa Suphi with Mustafa Kemal, Marxism with Kemalism, working class with bourgeoisie and misguide the public opinion. But they can not succeed in it even if they’ve got support from the state.  Now these forgers are trying to lay claim to our party’s establishement day, especially the 100th anniversary, next year 2020.

In nowaday’s Turkey, main problem is to halt the fascist AKP-MHP power which is under Erdogan’s total control and end their power and so democratize Turkey. Therefore all forces both Turkish and Kurdish against Erdogan must build a democratic alliance. Such an alliance realized under the local elections, especially the second round of elections of the Istanbul metropolitan municipality. The aim was refuse Erdogan’s candidate and to teach Erdogan a lesson, be dealing him a blow. And we did it! Erdogan was defeated and the masses realised that power can be taken from the hands of Erdogan with an alliance. It was a huge experience fort he masses. But pseudo party SİP-TKP was against the such an alliance. The party’s General Secretary Kemal Okuyan, asserted that  the achievements after the alliance would be very dangerous for the struggle of socialism and that it wouldn’t help the struggle for democracy and freedom. This statement signified obvious support to Erdogan’s power. According to them, there was no connection between striking a blow to Erdogan and the struggle for democracy and socialism. In fact that for the peaceful solution of Kurdish case and the improvement of the working class is only possible after Erdogan’s defeat and the winning over of democracy.  SİP-TKP is far away from this understanding. They have once again proved themselves a state party.

We are communists trying hard to revive the TKP which was established in 1920, at Baku. We call ourselves TKP-1920 because SİP-TKP seized our genuine name and is misguiding the masses by calling  itself as communist party and making a counterfeit mix-up of Marxism-Leninizm and Kemalizm. It is the first time we are witnessing such an example in the world. We would like to inform you as an old fellow party, about so called TKP which will host you soon in our country.

We hope that these informations will be beneficial to you.

Comradely regards,

Mehmet Bayrak

Yunanistan Komünist Partisi’ne

TKP 1920                                                                                                 04.10.2019

info@tkp-online.com

 

Dimitris Kutsumbas
Yunanistan Komünist Partisi

Merkez Komitesi Genel Sekreteri

cpg@int.kke.gr

 

 

Değerli Dimitris Kutsumbas Yoldaş,

Kendisine Türkiye Komünist Partisi TKP diyen, ama Türkiye’de SİP-TKP olarak bilinen kuruluş 19 Ekim 2019’da sizin katılacağınız ve bir çok komünist partisinin de çağrıldığı uluslararası bir toplantı düzenleyeceğini, dünya komünist ve işçi partileri toplantısına ev sahipliği yapacağını duyurmaktadır. Biz sizi bu toplantı öncesi bizim SİP-TKP dediğimiz bu parti hakkında bir kez daha bilgilendirmek istiyoruz. Sizi bu konuda daha önce de bilgilendirmiştik.

Türkiye Komünist Partisi 1920 yılında Mustafa Suphi ve Ethem Nejat önderliğinde Baku’da kuruldu.  Hemen hemen bir ay sonra 18 Ekim 1920’de Anadolu’daki devrimci hareketi kontrol altına almak ve Sovyet Rusya’dan yardım sağlayabilmek için Mustafa Kemal de Ankara’da kendine sadık bazı milletvekillerinin ve yüksek ordu komutanlarının katılımıyla Türkiye Komünist Partisi TKP diye bir parti kurdurttu. Partiden bir heyeti Komintern toplantısına katılmak üzere Moskova’ya gönderdi. Komintern bu partiyi kabul etmedi ve Türkiye işçi sınıfını ve emekçi halkını temsil eden partinin Baku’da kurulan TKP olduğunu bildirdi. Mustafa Kemal’in gönderdiği heyet geri dönmek zorunda kaldı, ama Moskova o günün zor koşullarına rağmen Ankara’ya gerekli yardımları yaptı. Mustafa Kemal’in kurduğu bu parti Türkiye sol ve demokratik güçleri arasında sahte veya Resmi TKP olarak anılır.

Mustafa Suphi ve Ethem Nejat ve 13 Merkez Komitesi üyesi Baku’dan Türkiye’ye gelirken 28 Ocak 1921’de Mustafa Kemal tarafından Karadeniz’de hunharca katlettirildi. Türkiye komünist ve devrimcileri her yıl 28 Ocak’ta Mustafa Suphi ve yoldaşlarını anarlar. SİP-TKP ise 10 Kasımda Mustafa Kemal’in ölümünü anar. Mustafa Kemal’in yaptırttığı bu katliam Türkiye komünistleri için büyük bir darbeydi. Ama Komünistler yine toparlandılar, 1922 senesinde partinin ikinci kongresini yapmayı başardılar. Bu kongreden kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal partiyi yasaklattı. O günden beri partimiz TKP hala yasaktır.

1970’li yıllarda partimiz İ. Bilen önderliğinde bir atılım yaptı, yığınlarla bağlandı, yarı legal çalışma olanakları elde etti. Ama 1980 senesindeki faşizan askeri darbeyle büyük bir yenilgi aldık. Asker ve polis takibatından kurtulan kadrolarımız Batı Avrupa’ya ve DDR’a politik göçmen olarak gittiler. Sovyetlerin önerisiyle yönetimde değişiklik yapıldı, Nabi Yağcı genel sekreter oldu. Bu dönemde Sovyetlerin dayatmasıyla bir zamanlar Türkiye’de legal olan sol ve ilerici partileriyle birlik süreci başlatıldı. Önce Türkiye Birleşik Komünist Partisi TBKP adı altında Türkiye İşçi Partisi TİP’le birleşildi. Bazı Polit Büro üyeleri bu birliğe karşı çıktılar, zira bu birlik partinin likidasyonu anlamına geliyordu. Sovyetlerin dağılmasına rastlayan bu dönemde Türkiye’de TBKP yasal olarak kuruldu. Kongresini topladı. Ama devlet bu partiyi de yasakladı.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararı bozmasına rağmen Türkiye Anayasa Mahkemesi bu kararı tanımadı, çünkü Türkiye’de yasalara göre ismi komünist olan ve Kürtlerin kendi kaderlerini belirleme hakkını savunan bir parti kurulamazdı. Bu arada Nabi Yağcı da saf değiştirerek burjuva gazetelerinde yazarlığa başladı.

Bu dağınıklık 2000’li yılların başına kadar sürdü. Komünistlerin önünde yeniden toparlanma görevi duruyordu. Tam toparlanma için ilk adımların atılmaya başlandığı bir anda, 2001 yılında Sosyalist İktidar Partisi SİP olarak bilinen bir parti bir gecede ismini TKP olarak değiştirdiğini ilan etti ve ben TKP’yim diye ortaya çıktı.  Bu ise açıkça bir sahtekarlıktı. Bu nedenle gerçek TKP’den ayırmak için bu partiye SİP-TKP dendi. Önceleri SİP’i kuranlar ise Troçkist görüşlerinden dolayı TİP’ten atılmış, geçmişte Sovyetlere ve TKP’ye küfreden kişilerdi. Devlet ise bu TKP’ye müsaade etti, yasaklamadı. Partilerden sorumlu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına göre bu partiyi kuranların gerçek TKP ile bir ilişkisi yoktu, “iyi çocuklardı” ve Kürt konusunda da devlet politikasının yanındaydılar.

Devletin icazetiyle kurulan bu partiyle 1920 yılında Mustafa Kemal’in kurdurttuğu Resmi TKP arasında büyük bir benzerlik bulunduğu Türkiye sol ve demokratik hareketinde kabul edilen bir olgudur. Nasıl o zaman devlet Anadolu’da Ekim Devrımi etkisiyle yükselen devrimci hareketi kontrol altına almak için sahte bir komünist partisi kurduysa, bugün de devlet komünistlerin dağınıklığından yararlanarak ilerici, devrimci, sol ve Marksist eğilimli gençleri kontrol altına almak, onları ulusalcı-kemalist ideoloji etrafında toplamak için bu yeni TKP’yi, yani SİP-TKP’yi kurdurttu. Onlar maalesef bugün bu işlevi “başarıyla” yerine getirmektedirler. Yığınları, özellikle gençleri işçi sınıfından, onun ideolojisi Marksizm-Leninizmden, toplumsal olaylardan, özellikle Türkiye’nin doğusunda Kürdistan’da Kürt halkının direnişinden uzak tutmakta, milliyetçi Kemalizm peşine takmakta, onları iktidarın yedek güçleri haline getirmektedir. Kürt ve PKK düşmanlığıyla devletin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşta susmakta, sanki böyle bir savaş yokmuş gibi davranmakta, böylece de kendine dokunulmazlık sağlamaktadırlar.

Bu SİP-TKP Marksizm-Leninizm değil, açıkca Mustafa Kemal’in yolunu izlemektedir. Mustafa Suphi’nin kurduğu Marksist-Leninist TKP ve onun mücadelesiyle hiç bir ilişkileri yoktur. Bunlar göğüslerinin bir tarafında Mustafa Kemal’in, diğer tarafında Mustafa Suphi’nin resimlerini taşıyabilmekteler, Mustafa Suphi’nin fotoğrafının yanına Mustafa Kemal’in fotoğrafını koyup Türk bayrağı ile birlikte servis edebilmektedirler. Bu ne utanmazlık, ne sahtekarlıktır? Mustafa Suphi’yi Karadeniz’de 14 yoldaşıyla birlikte katlettiren Mustafa Kemal’le birlikte taşımak ve yaymak! Bunu yapanlar komünist olabilir mi? Bunların görevi Mustafa Suphi’yle Mustafa Kemal’i, Marksizmle Kemalizmi, komünizmle kapitalizmi, işçi sınıfıyla burjuvaziyi uzlaştırmaya çalışmak, böylece kamuoyunu yanıltmak ve şaşırtmaktır. Ama arkalarında devlet de olsa bunu başaramayacaklardır. Bu kalpazanlar şimdi de partimizin kuruluş yılına, özellikle 2020’deki yüzüncü yılına sahip çıkmaya kalkışmaktadırlar.

Günümüz Türkiye’sinde en önemli sorun Erdoğan yönetimindeki faşist AKP/MHP iktidarını geriletmek, bunların iktidarına son vermek ve Türkiye’yi demokratikleştirmektir. Bunun için Türk, Kürt tüm Erdoğan karşıtı güçlerin demokratik bir ittifakı gerekmektedir. Erdoğan’a karşı böyle bir ittifak son yerel seçimlerde, özellikle tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde oluştu. Amaç Erdoğan’ın başkan adayını seçtirmeyerek Erdoğan’a bir ders vermek, ona bir darbe indirmekti. Öyle de oldu. Bu seçimde Erdoğan en büyük yenilgisini aldı, birleşilince iktidardan düşürülebileceğini yığınlar gördü. Bu yığınlar için büyük bir deneydi. SİP-TKP ise bu ittifaka karşı geldi. Bu partinin Genel Sekreteri olan Kemal Okuyan böyle bir ittifakın kazanacağı mevzilerin sosyalizm mücadelesi açısından büyük bir tehlike olduğunu, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin de yararına olmayacağını ileri sürdü. Bu tutum ise Erdoğan iktidarına zımnen değil, artık açık bir destek anlamına geliyordu. Onlara göre Erdoğan’a bir darbe indirmenin demokrasi ve sosyalizm mücadelesiyle bir bağlantısı yoktu. Oysa Kürt sorununun barışçıl çözümü, işçi sınıfı mücadelesinin yükselmesi için önce Erdoğan’ın yenilmesi, demokrasinin kazanılması gerekmektedir. SİP-TKP ise bu anlayıştan fersah fersah uzaktır. Bu tutumlarıyla onlar devlet partisi olduklarını bir kez daha ispatlamış oldular.

Biz 1920’de kurulan partimiz TKP’yi yeniden ayağa kaldırmakta olan komünistleriz. Dünyada ilk kez bir komünist partisinin adını alarak yığınları şaşırtan, Marksizmi-Leninizmi Kemalizme bulayarak kalpazanlık yapmasıyla tek örnek olan, SİP-TKP partimizin ismini gaspettiği için kendimize TKP-1920 diyoruz. Eski bir kardeş partiniz olarak şimdi ev sahipliği yapacak olan ve kendine TKP diyen bir parti hakkında sizleri bilgilendirmek istedik. Ümit ederiz ki bu bilgiler size yararlı olacaktır.

Yoldaşça selamlar

Mehmet Bayrak