Aylar: Mayıs 2008

Zorunlu bir açıklama-2008

Zorunlu bir açıklama                                                          27.05.2008

 

 

Son zamanlarda Tüstav sitesinde ve başka sitelerde Nabi’den önceki TKP yöneticilerine, özellikle Bilen, Aram, Yakup Demir ve Nazim Hikmet yoldaşlarımıza karşı saldırılar yoğunlaştı. Nedense bu saldırıyı yapanlar hep bu yoldaşlarımızın ölümünden sonra ortaya çıkıyorlar. Bunlar bu yoldaşlarımızın arkasından konuşarak onlara kara çalmanya kalkıyorlar. Oysa bu yoldaşlarımızın eylemleri, yazıları ortadadır. Onlar son nefeslerine kadar işçi sınıfının kurtuluşu için savaştılar ve iş başında öldüler. Şüphesiz onlara yapılan bu iftira ve karalamaların bilimsellikle ve demokrasiyle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Ne yazık ki, kimi burjuva demokratlarının kendilerine yakışık göremedikleri bu saldırıları, partiye sızmış kimi döneklerin ağzından, yazılarından ortaya atılması tarihimizden çıkarılacak derslerin acı bir gerçeğidir. Işçi demokrasisini, sosyalist demokrasiyi burjuvazinin kuyruğuna takmaya kalkanların kendi bencil çıkarlarını korumak için her türlü kılıfa girip işçi sınıfı davasına zarar vermeye çalışıyorlar. Sömürenle sömürülen arasındaki karşıtlığı, antagonist çelişkiyi inkar edip işçileri patronlara ve onların devletine boyun eğmeye çağrıyorlar. Burjuva demokrasisinin özü burjuva diktatörlüğüdür. Bunlar bunu kamufle etmek ve görülmez hale getirmek için sosyal demokratların 200 yıldan beri uyguladıkları taktikleri uyguluyorlar. Burjuvazinin yıllarca yaptığı antikomünizm görevini bugün bunlar üslenmiştir. Bir zamanların Komünizimle Mücadele Derneklerinin yıllarca yaptığı komünizm düşmanlığını, antisovyetizmi, antileninizmi ve Stalin’e karşı düşmanlığı bugün burjuvanin demokrasi mantosunu giyerek gönüllü olarak yapanlar yine bunlardır.

 

 

Partiye sızmış olan likidatörlerin, döneklerin bu şekilde Partiye ve yöneticilerine saldırıları karşısında partili birer üye olarak, hala mücadele eden veya  köşesine çekilmiş sessiz duran yoldaşlarımıza ve TKP’mizin sempatizanlarına bu açıklamayı yapmayı bir görev biliyoruz:

Işçi sınıfı savaşı düz bir doğru değildir. İniş ve çıkışlarıyla yükselen bir eğridir. Bu savaşın gelişmesi işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyine, savaşkanlığına, buna önderlik eden komünist partisinin politikasına, onun marksizm-leninizm ilkelerinde tutarlılığına, liderlerinin idelojik sağlamlığına, kararlılığına bağlıdır. Zafer ve yenilgiler, dağınıklık ve toparlanmalar, likidasyonlar ve yeniden ayağa kalkışlar, atılımlar sınıfın, partinin ve liderlerin bilimsel sosyalizmi temel alan politik tutumuyla, idolojik sağlamlığıyla, örgütsel konumuyla sıkı sıkıya bağlıdır. Bu hem ulusal, hem de uluslararsı işçi hareketinde böyledir. 1917-19 da devrimin Alamanya’da değil Rusya’da zafere ulaşması Rusya Sosyal Demokrat Işçi Partisinin (RSDIP) Bolşevikleşmesi, yeni türden bir parti olması ve Lenin’in ardıçıl marksist tutmuyla mükün olmuştur. Sosyalizm kuruculuğunun bir ülkede başarıyla sürdürülmesi Sovyet Komünist Partisi’nin troçkistlerden arınması ve Stalin’nin ardıcıl marksist-leninist tutmuyla gerçekleşmiştir. Sovyetler Birliğinin ve dünya sosyalist sisteminin çöküşe geçmesi ve yıkılmasının önemli bir nedeni Stalin’den sonra SBKP’nin menşevikleşmeye, troçkistleşmeye başlaması, Kuruşçov, Gorbaçov gibi küçük burjuva sosyal demokrat eğilimlerden gelenlerin lider olarak getirilmesiyle mümkün olmuştur.

 

Sovyetler Birliğin’de ilk ideolojik-politik kırılma Kruşçov’la başladı. Ekim devrimiyle insanlık sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişte yeni bir çağa girmiştir. Bu çağı geri çevirmek imkansızdır. Fakat kapitalizmin ömrünü uzatmak, yeryüzünde sosyalizmin egemen olmasını engellemek için (emperyalist güçler) durmadı, bugün de durmuyor. Dün de bugün de özellikle sosyal demokratların oportunist ve revizyonist politikalarıyla bu saldırılarını sürdürüyorlar. Onlar işçi sınıfına, Sovyetlere karşı ağır bir saldırı yürüttüler. Dıştaki saldırılar içteki ideolojik-politik kırılmaya eklendi. Sonunda işçi sınıfı yenildi. Ama yenilgiler geçicidir. Kapitalizmden sosyalizme geçişin bir yasallık olduğunu ekim devrimi isbatlamıştır. Ekim Devrimi eski dünyanın, kapitalist ve emperyalist düzenin tüm ekonomik, politik ve ideolojik konseplerinin bilim dışı olduğunu, apolegetlerinin doğmatik, palavra görüşlerinin yanlışlığını ortaya koydu, troçkist küçük burjuva sosyalizm hayallerinin çıkmazlığını gösterdi, bunların sonunda burjuvaziye yarayan konseptler olduğunu isbatladı.

 

Bu savaş 1950’lerin ortasına kadar başarıyla sürdü. Ama hem içerdeki, hem de dışardaki antikomünist güçler faaliyetlerine hiç bir zaman ara vermediler, içerde ve dışarda gizli örgütlendiler, partinin içine kadar sızmayı başardılar. Stalin’den sonra Kuruşçov’un gelmesi bunun somut bir örneğidir. Nitekim Kuruşçov başa gelir gelmez tüm bu antikomünist-troçkist unsurları savunan biri olarak, geçmişi suçlayarak bunları rehabilite etmeye yöneldi. Ikinci Dünya Savaşında milyonlarca deneyimli Leninci Bolşeviğin kaybedilmesi Kuruşçov gibi karşı devrimcilerin, troçkislerin işine yaradı, onların partiyi ele geçirmelerini kolaylaştırdı. Bu da insanlık tarihinde karşı devrimci büyük bir kırılmaydı.  Kurusçov’un başa geçmesiyle Lenin’le başlayan ve Stalin’le devam eden bu mücadele bir hamlede durduruldu. Troçkistlere, küçük burjuva akımlara kapılar açıldı, onlara şeklen karşı çıkıldı, ama onlar özde savunuldu. Bu karşı devrimci tutum Gorbaçov’a kadar sürdü. O da tahkim komisyonunun başkanı gibi Sovyetleri emeryalizme ve onun yeni çarlarına teslim etti. Brejnev dönemi ise bir denge dönemiydi. Kruşcov her alanda marksist-leninist ideolojiden ve politikadan hızla uzaklaşmıştı. Brejnev’e yeniden bir denge kurma rolü verilmişti. Bu dönemin karakteristiği şekli bir sosyalizm veya komünizm savunularak, bazan keskin çıkışlar yapılarak, sınıf savaşından, dünya devriminden vazgeçilmesi, marksist-leninist ideolojik mücadelenin bırakılması, barış ve devrim arasındaki dialektik ilişkinin göz ardı edilmesi, temel alanda burjuvaziyle uzlaşılmaya gidilmesi, sosyalizmin marksist-leninist politikaların içeriğinin boşaltılması, barış, yumuşama gibi özde doğru polikaların sınıfsal özünden uzaklaşılması olarak özetlenebilir.

 

Kruşçov’la başlayan politik ideolojik kırılma dünya işçi ve komünist hareketinde büyük sorunlara yol açmış, büyük hasarlar vermiştir. Troçkist, Maoist küçük burjuva akımlarının yayılmasını ve güçlenmesine neden olmuştur. Bir çok partide ve ülkede marksist-leninist kadrolar  tecrit edilmeye çalışılmış, komünist partiler sosyal demokratlarla ve küçük burjuva akımlarla uzlaşmaya zorlanmıştır. Partimiz de bu zorlamalarla karşı karşıya kalmıştır.

Ülkemizde burjuvazi işçi sınıfına ve onun partisi TKP’ye zaman zaman ağır darbeler indirmeyi başarmıştır. Ama TKP her darbeden sonra işçi sınıfının çıkarttığı liderlerle ayağa kalkmayı başarmış, yoluna devam etmiştir. Eğer bazen partinin toparlanması uzun sürdüyse, bunun bir sebebi, burjuvazinin ağır darbesi, diğeri de partinin likidasyonuna neden olan liderlerin troçkist, burjuva oportunist, kemalist tutumalarının yarattığı ağır tahribattır, onların partinin yurtdışı bürosuna karşı aldıkları düşmanca tavırlardır ve burjuva safında genç kuşaklar arasında yürüttükleri antikomünist, antisovyet kampanyalardır. Özellikle 51-52 tevkifatından sonra Partinin toparlanması, ayağa kalkması, atılıma geçmesi uzun yılar almışsa, burada TIP’deki Behice Boran, Sadun Aren, M.Ali Aybar, Nihat Sargın gibi eski partililerin antisovyetik, küçük burjuva troçkist tavırlarının, kendisine eski tüfek diyen Mihri, Kıvılcımlı gibi partiden kovulmuş kişilerin ihanetlerinin, milliyetci ve kemalist tavırlarının rolü büyük olmuştur. Bunların hepsi partinin dış bürosunun kararlarına, partiyi yeniden ayağa kaldırmak için bir konferans yapılmasına karşı çıkmışlardır. Kendi kişisel, bencil çıkarlarını işçi sınıfinın çıkarlarından başka bir çıkarı olmayan partinin çıkarlarının üstünde tutmuşlardır, böylece Marx’ın getirdiği bilimsel parti ilkelerine karşı çıkanlar yine bunlar olmuştur. Onların bu tutumları sağ oldukları zaman parti yayınlarında açıkca belirtilmiştir.

 

Parti Nazım Hikmet, Yakup Demir, Ahmat Saydan ve I. Bilen’in ardıcıl, marksisit-leninist çizgiden kopmadan çalışmaları, troçkistlere, küçük burjuva oportunistlere, kemalizm yanlısı milliyetcilere karşı yürüttükleri ardıçıl mücadele sayesinde yeniden ayağa kalkmayı başarmıştır. 73 Atılımı, partiyi Türkiye’de ve Avrupa’da örgütlemek, yeniden ayağa kaldırmak bu liderlerin ortak kararıdır. Onlar aldıkları kararı hayata geçirmek için yaşamları boyunca mücadele etmişlerdir.

 

Ne var ki, bu çalışmaları başlatan yoldaşların sağlık durumları geçirdikleri ağır işkenceler ve hapislik ve göçmenlik yılları nedeniyle iyi değildi. Önce N. Hikmet’i, sonra Yakup Demir’i keybettik. Mücadeleyi A. Saydan ve I. Bilen üstlendi. Onlar kararı başarıyla uygulamaya devam ettiler. 1973’de parti merkez organları oluşturulmaya başlandı. Ocak 1974 de Merkez Organı ATILIM gazetesi yayına başladı. Yıllardır verilen ardıcıl mücadele bir birikim sağlamış, sıçrama yapılabilecek bir noktaya, aşamaya erişilmişti. Bu aşamaya ismini veren yeni merkez yayın organı Atılım oldu. Bu beklenmedik gelişme Türkiye’deki dış büroya karşı olan TIP çevrelerini, kendisine eski tükef diyenleri şaşırttı. Bunların, „Onlar yurtdışında sosyalist sistemden beslenen Türkiye işçi ve emekçi yığınlarından kopuk partiyi temsil hakkı olmayan kendisini bilmez bir kaç kişıdir, partiyi biz temsil ederiz“ gibi suçlamalarının ve böbürlenmelerinin çok geçmeden iflas ettiğini isbatladı. Işçi ve emekçiler arasında partinin güçünün artmasına ve avangard rolü oynamasına karşı çıkanlar, Fransız ve Amerikan ekolünden gelen, Leninci bolşevik okulundan geçmeyenler  yine bu kişilerdi. Bugün de aynı çizgiyi değişik verziyonlarla savunanlar, partiye sızmayı becermiş, yönetim organlarına gelmeyi başarmış olanlar bu ekolün talebeleridir, burjuva sosyalistleridir.

 

Bu dönemde parti yığınlar içinde hızla örgütlenirken kimi alanlarda Leninci parti normları göz ardı adilmiş, buda küçük burjuvaların, legalistlerin partiye ve değişik parti kademelerine sızmasına neden olmuştur. Bunun tipik örneği Partizan grubundan ve TSIP’in GSB hareketinden gelenlerin bazılarının tutumlarında görülmektedir. Bunlar partinin tüzük ve programını kabul ettiklerini belirterek tek tek partiye alındılar, partinin politikasına ve davasına bağlı kalacaklarına dair söz ve imza verdiler. Bunların elebaşları ve değişik kademede kariyer yapan kimileri, Nabi başta olmak üzere verdikleri sözü tutmadılar, karşı tarafa geçtiler, büyük burjuvazinin gazetesinde, yayın organlarında akıl hocalığına başladılar. Bunlar, TIP ve TSIP’deki küçük burjuva, troçkist, milliyetci tutumlarını, terkettik demelerine rağmen, terketmedikleri, parti içinde kendilerini çok iyi kamufle ettikleri, bugün aldıkları konumlarla, bulundukları yerlerle daha iyi görülmektedir. Bunların bu  küçük burjuva liberal tavırları nedeniyle, 73 Atılımının anlayışı Türkiye’deki üye ve kadrolara tam olarak ulaşamadığı bugün ortaya çıkıyor. Türkiye’de partiye alınan yoldaşların büyük kısmının marksist-leninist ideolojiyle yoğrulamadığı,  TKP’lileşemediği görülüyor. Partinin yığınlar içinde saldığı kökler kalıcı olamadığı anlaşılıyor. Partinin bugün içinde bulunduğu dağınıklığın önemli bir nedeni bu iki grubtan gelen yöneticilerin büyük bir kısmının partiye verdiği zarardır. Konya Konferansıyla parti merkez organlarında ağırlıkla bunlara görev verilmesi bir hata idi. Bu hata sonucunda parti hızla Markscı-Leninci konumlardan uzaklaşmaya başladı. Konya Konferansından sonra A. Saydan’ı da kaybettik. Bilen etrafındaki yeni gençlerle mücadeleye devam etti. Yaşamında çevresinde ona yalakalık yapanlar ölümünden sonra yüzlerindeki maskeyi çıkararak ikinci yüzlerini göstermeye, Bilen’e açıkca saldırmaya ve partiyi hızla TIP’leştirmeye, TSIP’leştirmeye başladılar ve sonunda tamamen partiyi likide ettiler. Partinin bu gelişmesi, partinin bu duruma düşmesi Sovyetlerdeki Kruşçov döneminden beri süren sosyaldemokrat oportunist tutumdan, Sovyetlerdeki gelişmelerden ayrı düşünülemez.

 

1989 da 1950’lerin ortasından beri gelen bir süreç noktalandı. Sosyalist sistem yıkıldı, kapitalizm yeniden dünyaya egemen oldu.  Dünya Işçi ve Komünist Hareketi bu yıkımdan ağır bir darbe aldı, yeni bir durumla karşı karşıya kaldı. Bir çoğu için sanki kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı kapandı. Bunlar dünyayı yeniden keşfetmeye kalktılar. Binbir çeşit ürettikleri kavramlarla kafa karışıklığı yarattılar ve hala buna devam ediyorlar. Yaşanan yenilgiyle Dünya Komünist Hareketi dağıldı, tek tek ülkelerdeki komünist partileri bir çöküntü yaşadı. Sosyalist ülkelerdeki bir dizi partilerde küçük burjuvalar egemen oldu, adlarını sosyal demokrat, demokratik sosyalist, sol parti olarak değiştirdiler. Burjuva reformizminin goygoyculuğunu bu adlar altında yapmaktadırlar. Bazı partiler de küçük burjuvalardan arındı. Bu partiler bu arınmayla küçüldüler, ama örgütlülüklerini korudular, kalan az sayıdaki üyeleriyle marksci-leninci çizgide yeniden toparlanmaya başladılar. Şimdi bunlar güçlenmeye çalışıyorlar.

 

Komünist partisinin tamamen dağıldığı, dağınıklığın hala devam ettigi tek Avrupa ülkesi Türkiye’dir. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen hala Türkiye de bir toparlanma olamıyor, başarılamıyor. Parti üyeleri atomize olmuş durumda, bir çoğu kendi geçmişlerini inkar ediyor, kimileri geçmişlerine, partiye küfür bile ediyor. Bunca yıl TKP saflarında kalmalarına rağmen, hiç TKP’de olmamış gibi, TKP anlayışından, politikasından, marksizm-leninizm, bilimsel sosyalizmden hiç nasiplerini almamış gibi davranıyorlar. Sanki hepsi, başta Nabi olmak üzere Parti içinde birer Truva atı idiler ve geldikleri örgütlerin, TIP’in, TSIP’in, Partizan’ın, SGB’nin parti içinde birer 5. Kolu idiler. Bunların bir kısmı şimdi geldikleri küçük burjuva sol, sosyalist, kemalist hareketlere rücu etmenin rahatlığını yaşıyorlar.

 

TKP’nin bu duruma düşmesinin, likidasyona uğramasının, dağınıklığın hala sürmesinin esas nedeni bu gelişmelerin doruk noktası olan TBKP hareketidir, TBKP ile birlikte başlayan legalizm batağıdır, bu anlayışın sürekli tekrarlanması, yeniden tekrar tekrar yaratılması, üretilmesi ve savunulmasıdır. TBKP’nin oluşması, önce TIP’le sonra TSIP’le ve daha sonrada kendilerine sözde komünist diyen diğer parti ve akımlarla birleşilmesi başından beri yanlış bir politikaydı. Bilen bu birliğe hep karşı çıktı, yanlış olduğnu sürekli söyledi ve bu parti ve akımlarla eylem birliği yapılmasını savundu. O sonuna kadar direndi, ama iki baskının etkisi altında kaldı. Biri Sovyetlerin, biri de Sovyetlere dayanan Nabi ve arkadaşlarının parti içinde sağladığı çoğunluktu. Bilen burada yenik düştü. Sovyelerdeki Stalin’den sonra sosyaldemokratlaşmış, menşevikleşmiş olan ve dünya çapında sosyaldemokratlarla birliği savunan Sovyet liderleri, tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de TIP, TSIP gibi küçük burjuva sosyalist troçkist akımlarla birleşilmesini, bir çatı partisi oluşturulmasını  savuna geldiler. Onlara göre iki sistem arasındaki sınıf savaşının ulaştığı aşamada, sınıf savaşını ilerletmek için işçi sınıfının birliğini gerçekleştirmek ve bunun içinde sosyaldemokrat partileriyle birleşmek bir gereklilikti. Sovyet yöneticilerinin o zamanki bu yaklaşımları, marksist-leninist anlayışa temelden tersti. Bu yaklaşım sınıf savaşında Marksist-Leninist konumların, idelojik mücadelenin terk edilemesi anlamına geliyordu. Oysa sınıf savaşının uluslarası alanda son karar aşamasına uluştığı bir anda, ideolijik mücadeleyi ardıcıl yürüten markscı-leninci partiye her zamandan daha çok ihtiyacı vardı. Bu konumları terk etmek, bu savaşta yenilgiyi baştan kabul etmek, karşı devrimi körüklemek demekti. Sonuçta öyle de oldu. Onlar devrimci laflarla, devrim saflarını çoktan terk ettiklerini, burjuvaziye katılma yolları ararayışı içinde olduklarını rahatca gizleyebiliyorlardı.

 

Bilen Sovyet yöneticilerinin bu oportunist tutumlarına açık karşı çıkan liderlerden biridir. Nazım’da Demir’de, Saydan’da ve Bilen de bu ilkeli tutumlarından dolayı bu Soviet liderleri tarafından gönül rahatlığı ile kabul edilen liderler değildiler. Bu Sovyet liderleri partinin bu ardıcıl yöneticilerine karşı durmadan alternatif arayışlar içinde olmuşlardır. Kendileri gibi küçük burjuva yöneticiler arıyorlardı. 73 Atılımı ve onun pratiği Sovyet yöneticilerinin partimize karşı oluşturmaya çalıştıkları küçük burjuva sosyalizmini savunan bir alternetif çatı partisi anlayışını çürüttü. Parti bu dönemde yığınsallaştı. Bu onun ardıcıl savunduğu marksizm-leninzm biliminin doğruluğunu ve dışardan gelen karşıt anlayışların yanlışlığını gösterdi. Partimizin Konya Konferansında Sagladin TIP’le birlik konusunu gündeme getirdiğinde, Bilen’nin tüm delegeler önünde masyaya vurup, “olamaz” diye Sagladin’i protesto etmesi boşuna değildi. Bu protesto kişisel değildi, doğrudan doğruya Sovyet yöneticilerinin yanlış politikasına karşı bir eleştiriydi. Ama Bilen ölünceye kadar Marsizme-Leninizme, Oktober Devrimine, Lenin ve Stalin’nin temellerini attığı Sovyetler Birliğine, Dünya Sosyalist sistemine bağlı kaldı, sistem savasında Sovyet Birliğinin yanında yer aldı, bazı Sovyet yöneticilerinin oportunist tutumu nedeniyle sistem savaşında özellikle ülkemizde emperyalizmin saflarında yer alan troçkist, sözde marksist ve komünislerle mücadele etti, Türkiye’deki egemen güçlerle, kemalistlerle ardıcıl savaştı. Eğer bugün bazıları O’na saldırıyor ve küfür ediyorsa, O’nun bu savaşını, ardıçıl marksist-leninist tumunu, burjuvaziye karşı sınıf kinini hazmedemedikleri içindir. Bilen’e küfür ederek, onlar kendilerinin burjuvaziyle, emperyalist güçlerle yaptıkları işbirliğini kamufle etmeye veya haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Sovyetleri hem eleştirmek, hem de savunmak yalnız Bilenin değil, Nazım’ın, Yakup Demir’in, A. Saydan’nın da tutumuydu. Onlar hem oportunizme karşı, hem burjuvaziye karşı savaştılar, hemde Sovyetleri savundular. Bilen bu yoldaşların içinde en uzun yaşayanı oldu ve bu politikayı ardıcıl yürüttü.

 

TIP’le birleşme konusunda Sovyetler Birliğinin bu baskısı Parti içindeki eski birer  TIP’li olan Kutlu’yu ve Veysi’yi daha çok harekete geçirdi, onlara güç verdi. Bunlar TIP’le ve diğerleriyle birleşmenin başını çektiler. Bir an önce geldikleri yere, eski başkanları Behice Boran’nın yanına rücu etmek istediler. Bunlar 12 Eylül sonrası parti organlarında sağladıkları çoğunlukla kendi küçük burjuva liberal opotrtunist politiklarını partiye dayatmaya, Bilen’e baskı yapmaya başladılar. Bunlar Sovyetlerin baskısını arkalarına aldılar ve ona sığındılar. Bilen bunlara karşı koyamaz hale geldi. Parti likide edildi, TIP’le birleşildi, TBKP doğdu. Bu birleşmeye parti organlarında karar verilmiş olsa bile, bu birleşmenin yanlış olduğu olgusunu, onun özünün likidasyon olduğu gerçeğini değiştirmez. Zira TBKP, TKP geleneğine bağlı markscı-leninci bir parti değil, tersine bu geleneğin inkarı olan küçük burjuva sol sosyalist bir partidir. Böylesi bir parti Soviet yöneticilerinin de, Türkiye’deki irili ufaklı küçük burjuvaların da rüyasıydı. Onun  için bu partiyi kuranların daha sonra YDH gibi bir burjuva hareketine gitmeleri, Dev-Yol gibi içinde kemalistlerin ağırlıkta olduğu bir akımla ve diğer goşist, troçkist hareketlerle birleşerek ÖDP’yi kurmaları, Mihri, Rasih Nuri ileri, Vedat Türkali gibi TKP düşmanlarıyla saf tutmaları ancak onların bu sınıfsal ve politik tutumlarıyla açıklanabilir. Bugün hala TBKP’yi savunanlar, Ona yeniden yasallık sağlamaya çalışanlar TKP likidasyonunun devamını isteyenlerdir. Bilimsel Sosyalizm temelinde sınıf savaşı yerine küçük burjuva legalizm batağında yuvarlanmayı tercih edenlerdir. Yanlışı üretip devam ettirenlerdir. TBKP olgusu sorgulanmadan, bu yanlışlık görülmeden TKP likidasyonuna son vermek mümkün değildir.

 

Bugün Türkiye’de hala kendisine eski TKP’li diyen bazılarının, kendisine komünist diyen ne kadar küçük burjuva sosyalisti troçkist, goşist grup ve akım varsa, bunların Kürt ulsal demokratik hareketle birlikte oluşturacakları en geniş katılımılı bir çatı partisi fikrini ortaya atmaları, hatta bu oluşumu bir fiil desteklemeleri, bunların TBKP ve sonraki deneylerden hiç bir ders çıkarmadıklarını göstermektedir. Bunlar hala işçi sınıfının partisini değişik sınıf ve katmanlardan gelen küçük burjuva sol ve demokratik unsurların kendi çıkarları ve kariyerleri gereği oluşturacakları bir partiyle karıştırıyorlar. Bunlar işçi sınıfının öncü rolünü küçük burjuvalara veriyorlar. Böyle bir parti ne şekli olarak ne de özü itibariyla komünist partisi olabilir. Böylesi bir partiyi komünist partisi yerine koymak antimarksist bir tutumdur. Komünist partisi her türlü burjuva ve küçük burjuva sınıf ve katmanlarının bir araya gelip kuracakları  bir çatı partisi degildir, komünist partisi bilimsel sosyalizme bağlı, ama bunlardan bagımsız bir partidir. Bu tür akım, parti ve kuruluşlarla eylem birliği ise bir işçi sınıfı ve komünist partisi siyasetinin bir gerekliliğidir. Bu onun ittifak politikasının bir zorunluluğudur. Nasıl TKP’nin önce TIP’le, sonra diğerleriyle birleşmesi ve geniş katılımlı bir parti oluşturması yanlışsa, bugün de TKP’lilerin benzer girişimlerde bulunmaları yanlıştır ve antimarksist bir tutumdur. Zira bu şekilde kurulmuş ve kurulacak olan partilerin sınıfsal ve ideolojik konumları, politikaları TKP’ye taban tabana zıttır. Bir küçük burjuva denizi olan Türkiye’de, bunların bir araya gelip kendi sorunlarını, Türkiye ve dünya sorunlarını görüşmeleri, bunun için ortak eylem yapma kararı almaları anlaşılır bir durumdur. Komünistlerin de bu toplantılara katılmaları kadar doğal bir şey yoktur. Tarihte hem Marx, hem Lenin bunu bir dizi yazılarında defalarca ortaya koymuşlardır. Bugün en geniş katılımlı bir çatı partisi girişimlarinin arkasındaki en önemli gerçek, Türkiye’nin dinamiklerinde, işçi ve Kürt ulusal demokratik hareketinde ve genellikle Türkiyedeki ulusal demokartik güçlerde yükselen canlanmanın saptırılmasını amaçlamaktadır. Partimizin üyelerinin başta gelen görevleri her şeyden evvel partiyi güçlendirmeleridir. Onlar bu tür saptırmalara karşı uyanık durmalıdırlar. Likidatörler, hem Bir Mayıs olaylarında, hem de AKP ve DTP’nin kapatması meselesinde burjuva demokrasisini mutlaklaştırıp, onun sınıfsal özü olan burjuva diktatörlüğünü inkar ederek gerçek yüzlerini ortaya koydular. Bütün demokrasiler hangi biçimde olursa olsun, kapitalist veya sosyalist bir sınıf diktatörlüğünden başka bir şey degildir. Bizdeki burjuva demokarsisisnin çok ayaklı olması onun bu tarihsel özünü değiştirmez. Türkiye’de egemen olan büyük burjuvazidir, bunların müttefiki emperyalizmdir. Bunlar içerde asker, sivil, yasama ve yürütme organlarıyla kendi diktatörlüklerini yürütmektedirler. Bu yeni de değildir.

 

Bugün, komünist partisi dönemini kapandı, yeni dönem sol ve demokratik güçlerin en geniş katılımıyla sağlanacak sosyalist partilerdir, çatı partileridir diye ortaya atılanların saçmalığına karşı Engels’in Manifestonun 1888 İngilizce baskısına ve 1890 Almanca baskısına yazdığı ön söz iyi bir yanıt olacağı için buraya aktarmayı yararlı görüyoruz:

 

„Yazıldığı zaman, biz onu sosyalist manifesto olarak adlandıramazdık. 1847 de sosyalist denince bir yandan değişik utopik sistemlerin taraftarları: ikisininde çoktan yavaş yavaş sönümlenerek küçülen hiziplere dönüşen Ingiltere’deki Ovenciler, Fransa’daki Furiyerciler, diğer yandan da binbir çeşit yamalarla kapital ve karını tehlikeye sokmadan her türden sosyal sıkıntıların bertraf edileceğini vaad eden çeşitli sosyal akıl hocalığı taslayanlar anlaşılırdı, ki her iki durumda bunlar işçi hareketi dışında duran, daha çok „okumuş“ sınıflardan destek arayan kişilerdi. Kendisi sırf politik dönüşümlerin yetersizliğine inanmış olan ve toplumun toptan (kökten) yeniden değiştirılmesi (yapılandırılması) zorunluluğunu taleb eden işçi sınıfı kesimi, işçi sınıfının bu kesimi kendisini o zaman komünist olarak adlandırıyordu. O henüz kaba, dövülmemiş, bir nevi saf instinktif komünizmdi, ama o esas püf noktaya parmak basmıştı ve işçi sınıfı içinde utopik komünizmi yaratacak kadar güçlüydü, Fransa’da Cabet’nin, Almanya’da Weitling’in komünizmi. 1847 de sosyalizm orta katmanların bir hareketiydi (bir burjuva hareketiydi), komünizm işçi sınıfının bir hareketiydi. Sosyalizm, en azından kıta Avrupa’da „kabul görüyordu (salon sosyalizmiydi)“: komünizm tam da bunun tersiydi. Ve biz başından beri „işçi sınıfının kurtuluşunun işçi sınıfı esreri olduğu“ fikrinde olduğumuz için, iki isimdem hangisini seçeceğimiz konusunda bir şüphe olamazdı. Evet, dahası, o zamandan beri biz, ondan ayrılmayı biz hiçbir zaman aklımızın ucundan geçirmedik.“

 

Yoldaşca selamalar

 

Ş. Durmaz          N. Yelkenci