Kategori: Arşiv

Oylar HDP’ye ve Demirtaş’a

Haydi 24 Haziranda sandık başına!

AKP’yi mecliste azınlığa düşürmek, Erdoğan’ı başkan seçtirtmemek için

Oylar HDP’ye ve Demirtaş’a!

 

24 Haziran 2018’de yapılacak meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ülke için bir “kader” niteliğindedir. Erdoğan’ı iktidardan düşürmek, milletin ona “tamam” demesini sağlamak mümkündür. Bunun için gerekli olan Erdoğan’ın tek adam rejimine karşı gelen tüm güçlerin bir cephede birleşmesi idi.  Ama olmadı. Türk tarafının HDP ve Kürt karşıtlığı böyle geniş bir cephenin oluşmasını engelledi. Oysa Erdoğan’ın kaderini belirleyecek olan özellikle Kürt seçmeninin oyları, HDP’nin barajı aşmasıdır. Şimdi görev HDP’nin barajı aşmasını sağlamaktır.  Bunun için her oy önemlidir.

 

Bu koşullarda seçimlere partiler üç blok halinde giriyorlar. Bunlardan biri “cumhur” ittifakı. Bu ittifak AKP, MHP, BBP gibi en gerici, en şovenist, en milliyetci, en köktendinci kesimlerden oluşmaktadır. Bunların hedefi Erdoğan yönetiminde Türkiye’de tek adam iktidarını, faşizan bir rejimi kurmaktır. OHAL’lerle, KHK’larla, antidemokratik yöntemlerle, savaşlarla Türkiye’yi yönetmek, ekonomik krizin yükünü halkın sırtına bindirmek, tekellere büyük bir yağma ve talan olanağı sağlamaktır. Kürtlere karşı içte ve dışta savaşı sürdürmektir. “Cumhur” ittifakının iktidarını ve Erdoğan’ın başkanlığını önlemek önde duran en önemli görevdir. Bu mümkündür.

 

Seçime giren ikinci blok “millet” ittifakıdır. CHP’den İYİ Parti’ye, Saadet Partisi’ne kadar farklı bazı liberallerden, burjuva demokratlarından, kemalist, milliyetci, gerici, islamist akımlardan oluşan bu ittifakın Türkiye’nin temel sorunlarında: Kürt sorununda, demokrasi ve özgürlükler sorununda, ekonomik kalkınma konusunda projeleri yoktur. Ama bunlar Erdoğan’a ve onun antidemokratik, baskıcı keyfi uygulamalarına karşı gelmekte, Erdoğan’ı iktidardan düşürmek için ortak hareket etmektedirler. Ne var ki güçleri tek başına Erdoğan’ı devirmeye yetmiyor. Bunun için HDP’nin, Kürtlerin desteğine ihtiyaçları var. Bunlar milliyetciliklerinden, Kürt karşıtlıklarından HDP’yi dışladılar. Böylece kendine “millet” ittifakı diyen bu ittifat Erdoğan’ı düşürme fırsatını elinden kaçırmıştır. Ama yine de bir olanak vardır. Bu da oylarımızı bu ittifaklara değil, HDP’ye vermektir. Kendine sözde sol, demokrat, devrimci, komünist diyen  bazı grupların HDP’ye oy vermemek için geçersiz oy çağrılarına itibar edilmemelidir. Bu Erdoğan’a açık bir destektir, demokrasiye ihanettir.

 

Seçime giren üçüncü blok HDP ve onu destekliyeceğini açıklayan Kürt ve Türk partileridir. Seçimlerde gerçek muhalefet HDP’dir, bu bloktur. HDP, Türkiye’nin tüm sorunları: Kürt sorunu, demokrasi ve özgürlükler sorunu, barış ve savaş sorunu, ekonomik kalkınma sorunu hakkında projeleri olan bir partidir. 7 Haziran’da olduğu gibi bu seçimde de AKP’yi mecliste iktidardan düşürecek ve Erdoğan’ı başkan yaptırmayacak tek güç yine HDP ve Demirtaş’tır. İrili-ufaklı burjuva partileri çatıştırdıkları ittifaklarla % 10 barajından kurtulurken, HDP’nin hala bu barajı tek başına aşması gerekmektedir. HDP % 10 barajını aşıp meclise girdiği anda ise, AKP mecliste mutlak çoğunluğunu, “iktidarını” kaybetmektedir. Bu AKP ve MHP’nin kurmaya çalıştığı faşizan reim için büyük bir darbe olacaktır. Erdoğan başkan seçilse bile, bu mecliste istediği gibi “at oynatamayacaktır.” Bunun için oylar HDP’ye! Hedef % 10 barajını fersah fersah aşmak, ilk turda ikinci parti, ikinci aday olmaktır.

 

Bu seçimde cumhurbaşkanlığı seçimi meclis seçimi kadar önemlidir. Burda da 6 aday arasında gerçek karşıt iki aday vardır: Demirtaş ve Erdoğan. Bunlardan ülkeyi huzura, barışa, demokrasiye, refaha kavuşturacak, işçi, köylü ve emekçilerin çıkarlarını koruyacak olan tek aday Demirtaş’tır. Bu nedenle Erdoğan, tüm yasalara aykırı olarak Edirne cezaevinde Demirtaş’ı rehin tutmakta, böylece seçimleri kazanmayı hedeflemektedir. Ama bunu başaramayacak, antidemokratik, otoriter, faşizan rejimini kuramayacak. Demirtaş’ın seçim kampanyasını halk yapmaktadır. Zira halk biliyor ki OHAL’siz, KHK’sız, savaşsız, demokratik bir Türkiye için Demirtaş’ın cumhurbaşkanı olması gerekmektedir. Oyları diğer adaylar arasında bölmeyelim, Demirtaş’a verelim! Erdoğan yönetimini sonlandıralım!

 

Haydi sandık başına, oylar HDP’ye ve Demirtaş’a!

 

01.06.2018      TKP 1920                  www.tkp-online.com

Haydi 1 Mayıs 2018’e!

Haydi 1 Mayısa! 1 Mayıs alanları seçim alanları olsun!

Demokratik bir Türkiye için seçim kampanyasını 1 Mayıs’da başlatalım!

Tüm iş kolları ve sendikalardan işçiler, emekçiler, demokratik güçler, gençler, kadınlar!

1 Mayıs 2018’de, uluslararası işçi ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele gününde hep birlikte Istanbul’da yürüyelim! İşçi haklarını, demokeratik hak ve özgürlükleri savunalım!

Kürtlerle savaşa karşı çıkalım! Kürtlerle savaş değil barış isteyelim!

 

Bu yıl Türkiye’de işçi ve emekçiler 1 Mayısı olağanüstü koşullarda kutluyor. Erdoğan “baskın basanındır” anlayışıyla 24 Haziran 2018’de ülkeyi erken seçime götürüyor. O, sürekli uzattığı OHAL’lerle, çıkartığı KHK’larla, Rojova’da, Afrin’de sürdürdüğü savaşlarla her gün halk nezdinde itibarının kaybolduğunu, ülkeyi içine soktuğu ekonomik kriz karşısında seçmen tabanının eridiğini görünce alelacele erken seçim kararı aldı. MHP ile kurduğu ittifak da tehlikeye giren iktidarını kurtarmaya yetmedi. Şimdi O, OHAL koşullarında yapacağı, meşruiyeti şimdiden tartışma konusu olan bu erken seçimle faşist iktidarını kurtarmaya çalışmaktadır. Onun 2019’a kadar beklemeye gücü ve tahammülü kalmadı. O, bu baskın seçiminden medet ummaktadır. Bu fırsatı ona vermiyelim!

Erdoğan Kürtlere saldırarak, Afrin’i “fethederek” iktidar konumunun güçleneceğini zannetti. Ama Türkiye halkı gördü ki, Afrin’i “zaptetmekle” Türkiye ne büyüdü, ne güçlendi, ne de daha fazla istikrara kavuştu. Tam tersine, Türkiye daha da istikrarsızlaştı, sorunları daha da arttı, ekonomi daha da kötüleşti, Kürtlerin Türkiye’den kopma süreci daha da hızlandı, Türkiye hızla bölünmenin eşiğine geldi.

 

Erdoğan Orta Doğu’da savaş yürütüyor, ama bu savaşın yükünü işçi ve emekçilerin, köylü ve esnafın sırtına bindiriyor. Daha şimdiden vergiler, zamlar üstüste geliyor, dolar aldı başını gitti, dış borç ödemeleri ülkeyi yıkıma sürüklüyor, hayat pahalılaştı, her şey ateş pahasına, işsizlik, yoksulluk hızla artıyor. Bu savaş hali ve OHAL devam ettiği sürece işçi sınıfi ve emekçi güçler özgür olamaz, kendi sosyal, ekonomik ve demokratik haklarını savunamaz. Metal-İş kolunda olduğu gibi “Milli güvenlik” gerekçesiyle grevler ertelenir, yaptırılmaz. Grev, toplu sözleşme hakkı kağıt üzerimnde kalır. OHAL ve savaş halinden kaybeden hep işçi sınıfı, emekçiler ve halktır, kazanan ise hep burjuvazi, tekeller ve egemen güçlerdir, Erdoğan ve çevresidir. Faşist Erdoğan diktatörlüğü, fiilen işleyen AKP-MHP iktidarı işçi sınıfımızın, emekçilerimizin, halklarımızın kaderi değildir. Bu kaderi değiştirmek kendi ellerimizdedir. 24 Haziranda bu mümkündür. Artık O eskisi gibi yönetemiyor, alttakiler de eskisi gibi yönetilmek istemiyor.

 

Tam da şimdi işçi sınıfının, emekçilerin, halklarımızın Erdoğan’a bir darbe indirme, onun kuracağı tek adam diktatörlüğünü, faşist rejimini engelleme, Onu iktidardan uzaklaştırma zamanıdır. İşçiler ve emekçiler, demokratik güçler bu Bir Mayıs yürüyüş ve mitinglerini birer seçim mitingine dönüştürmeli, Erdoğan’a oy yok demeli, onun saldırgan savaş politikalarına, işçi ve halk düşmanı antidemokratik uygulamalarına karşı çıkmalıdır. Bu Bir Mayıs mitinglerinde işçi ve emekçiler Erdoğan’a 24 Haziran seçiminde nasıl bir yenilgi alacağını göstermelidir.

Haydi 1 Mayıs’ta İstanbul’a! 1 Mayıs mitingleriyle 24 Haziran seçim kampanyasını başlatalım!

Erdoğan’a oy yok! Onun emperyalist serüvenlerini durduralim! Elini Afrin’den çektirelim!

İşsizliğe, yoksulluğa, zamlara, pahalılığa, grev ve toplu sözleşme hakkının budanmasına son!

 

Tüm politik tutuklulara özgürlük! Demokratik bir Türkiye! Yaşasın 1 MAYIS!

TKP-1920

25.4.2018

ÇAĞRI-Erdoğan’ın Afrin saldırısına karşı çıkalım!

ÇAĞRI

 

Türk halkına, Türkiye halklarına, işçi sınıfı ve emekçilere, köylü, genç ve kadınlara, aydın ve sanatçılara, demokratik ve barışsever güçlere!

Faşist Erdoğan rejiminin Afrin’e saldırısına, Kürtlerle savaşına karşı çıkalım!

Savaşa karşı tüm demokratik ve barışsever güçler, birleşelim!

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve dayandığı faşist AKP-MHP iktidarı içte ve dışta ülkeyi yeni savaşlara sürüklüyor. İçte Türkiye’de Kuzey Kürdistan’a, dışta Irak’ta Güney Kürdistan’a, Suriye’de Rojava’ya, El Bab’a ve İdlib’e yapılan saldırılardan, açılan savaşlardan sonra, şimdi de uluslararası hukuku bir kez daha çiğneyerek Rojava’nın Afrin kantonuna saldırıya geçti, Kürtlere karşı haksız yeni bir savaş başlattı. Bu savaşı Türk ordusu ÖSO, Özgür Suriye Ordusu denen EL-Kaide bağlantılı terörist, gerici, cihatcı, katil sürüleriyle birlikte yürütmektedir. 20 Ocak 2018’den beri havadan ve karadan Afrin bombalanmaktadır. Türk savaş uçakları birçok sivil hedefleri, Afrin’in yerleşim yerlerini, köy ve şehirlerini vurmakta, tahrip etmekte, yıkmaktadır. Bir insan ve doğa katliamı yapmaktadır. Özellikle çocuk, kadın, yaşlı demeden sivil halktan birçok ölü ve yaralı var. Saldırı ve ilhak savaşı tüm kirliliğini bir kez daha göstermektedir. Erdoğan ve Türkiye bu saldırıyla bir savaş suçu daha işlemektedir. Karadan saldırıya geçen Türk birliklerine karşı YPG ve YPJ gerillaları ile Afrin’deki Araplardan ve diğer halklardan milisler güçlü bir direniş sergilemekte ve Türk ordusunun saldırılarını sürekli geri püskürtmektedir. Erdoğan’ın hedefi Afrin’i işgal ve ilhak etmek, Minbiç’e ve Fırat’ın doğusuna yürümek, Kürtlerin kazanımlarını imha etmektir. Ama Kürt halkı, Rojova halkı, Afrin halkı ayaktadır, direnmektedir; PKK, PYD, YPG, YPJ öncülüğünde elde ettiğimiz kazanımları Erdoğan’a boğdurmayacağız, kantonlarımızı savunacağız, Kobane gibi Afrin de düşmeyecek, Erdoğan Afrin’i fethedemiyecek, Afrin’den Minbiç’e, Fırat’ın doğusuna geçemeyecek, demektedir

Erdoğan Afrin saldırısını, YPG, YPJ’nin, PYD’nin ve onların öncülük ettiği Rojava’daki demokratik yapının Türkiye için tehdit oluşturduğu gerekçesine dayandırmaktadır. Bu ise düpedüz bir yalandır. Ne YPG, YPJ, PYD, ne de Rojava’daki demokratik yapı Türkiye’ye bir tehdittir. YPG ve YPJ’nin Türkiye’ye bir tek tehdidi olmamıştır. Erdoğan’ın ise YPG ve YPJ’ye sayısız tehdit ve saldırısı olmuştur. Erdoğan İŞİD’i desteklerken, PYD, YPG, YPJ İŞİD’e karşı büyük fedakârlıklarla direniyor, Kobane’de, Rakka’da ölüm kalım savaşı veriyordu. İŞİD’e karşı ülkesini ve kazanımlarını savunuyordu. Şimdi de ülkesini ve kazanımlarını Erdoğan’a karşı savunmaktadır. YPG ve YPJ SDG ile birlikte Rojava’da, Rakka’da dünyanın en barbar yaratığı İŞİD’i yendi, Suriye’den İŞİD’i temizledi, uluslararası alanda büyük bir saygınlık kazandı. Hümanizmin, demokratik özgürlüklerin savunucusu olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Erdoğan’ı kızdıran YPG ve YPJ’nin Suriye’de ve dünyadaki bu kazanımlarıdır. Rojova’da, Kuzey Suriye’de Kürt halkının, Arap, Türkmen, Hristiyan halkların birlikte oluşturdukları demokratik yapı, kazandıkları statüdür. Kobane’de, Rakka’da yenilen Erdoğan, şimdi Afrin’e saldırmakta, Rojava’da, Afrin’de tüm halkların eşitliği temelinde gelişen özgür demokratik yapıyı boğmaya çalışmaktadır. Erdoğan’a göre bu yapı da Türkiye’ye bir tehdittir. Oysa Rojova’daki, Afrin’deki demokratik yapı, Türkiye için bir tehdit değil, Türkiye’nin demokratikleşmesine bir örnektir. Erdoğan’ın faşist, tekçi, ırkçı, otoriter rejimine karşı demokratik bir alternatiftir. Erdoğan’ın tehdit dediği işte Kürt halkının kazandığı bu yeni statüdür. Şimdiye kadarki tüm Türk hükümetleri gibi, Erdoğan’ın da politikası ve görevi, nerede olursa olsun Kürtlerin bir politik statü elde etmesini önlemek, elde ettikleri zaman da bu kazanımları boğmaktır. Hangi burjuva partisi iktidarda olursa olsun, Kürt düşmanlığı Türk devletinin en temel politikasıdır. Bunun için başta CHP içindeki şovenist güçler olmak üzere, MHP, BBP, IYI Parti, VP ve diğer tüm gerici, ulusalcı güçler, medya, tarikat, diyanet gibi yandaş güçler ve sözde solcu-liberal medya ve kuruluşlar hep birden Erdoğan’ın Afrin’de Kürtlere saldırısına destek vermektedirler. Bunları Erdoğan’la yanyana getiren bunların hepsinin mayasında olan devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği, tekliği, Kürtlerin demokratik kazanımlarını ezme anlayışıdır, Kürt düşmanlığıdır.

 

Türk ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, NATO’dan, Batı’dan ve Doğu’dan ne kadar destek alırsa alsın, Erdoğan Kürt halkını yenemiyecektir. Onun Türk faşist ve gerci, sözde sol-ulusalcı güçlerden açık ve gizli, uluslararası güçlerden zımmen aldığı destek buna yetmiyecektir. Zira Afrin’de, Rojova’da Kürt halkı kendi topraklarını, vatanını savunmaktadır. Türk ordusu ise işgalci konumdadır. Türk ordusunun Kürt halkı karşısında kazanacağı bir zafer yoktur. Ama Ortadoğu bataklığında Kürt halkına karşı savaşta Türkiye’nin kaybedeceği çok şey vardır. Türk halkının çıkarı Kürtlerle savaşta değil, Kürtlerle birlikte olmakta ve barıştadır. Afrin saldırısı Erdoğan’ı bitirecektir. Nasıl Sovyetlere saldırı Hitler’in sonu olduysa, Afrin saldırısı da Erdoğan’ın sonu olacaktır. Bu saldırıya göz yuman, ses çıkarmayan Batılı devletler ve kuruluşlar, NATO ve ABD, AB ve Almanya, doğuda Rusya ve Iran daha şimdiden Erdoğan’ın suç ortağı olmuşlardır. Ama şu bilinmeli ki, Kürt halkı, Afrin halkı yalnız değildir. Dünya demokatik kamuoyu, barışsever güçleri, Türkiye demokratik kamuoyu ve barışsever güçleri, Türkiye halklarının büyük bir çoğunluğu Türk devletinin bu savaşına karşıdır, Kürt halkının ve Afrin halkının yanındadır. Erdoğan, estirdiği baskı ve teröre, şovenizm ve milliyetçiliğe, sürekli tutuklamalara rağmen, demokratik ve barışsever güçlerin, Türkiye halklarının direnişlerini kıramadı ve kıramıyacak. Onlar Erdoğan’ın savaş suçuna ortak olmak istememektedir. Barışın sembolü zeytin dalını Afrin saldırısına alet ederek Kürtlerin üstüne bomba yağdıran Erdoğan’a karşın, Türk halkı gösterdiği dayanışmasıyla gerçek zeytin dalını Kürt halkına uzatacaktır, uzatmaktadır.

 

Bu savaş üç günde, beş günde, üç ayda, beş ayda bitecek bir savaş değildir, yıllarca sürebilecek bir savaştır. Bu savaşın sonu Türkiye için, halk için büyük bir yıkım ve felaket olacaktır. Savaşın masrafı daha şimdiden vergi ve zam olarak halkın, işçi ve emeekçilerin sırtına bindirilmektedir. Halk daha da fakirleşecektir. Erdoğan için ülke batmış, halk fakirleşmiş, binlerce Kürt ölmüş, yüzlerce asker ölmüş, umurunda değildir. Onun için tek önemli olan şey kendi iktidarıdır. Bu savaşla Erdoğan içerde körüklediği şovenizm ve milliyetcilikle iktidarını sağlamlaştırma, 2019 seçimlerini garanti altına alma hesapları yapmaktadır. Ama bu hesaplar tutmayacaktır. O bu şavaşta başarı sağlayamıyacaktır, ama binlerce insanın kanına girmiş olacaktır. Erdoğan’ın bu faşist, Yeni Osmanlıcı maceraperest, işgalci saldırgan gidişatına dur demek, günümüzdeki en önemli görevdir.

 

Şimdi Türkiye’nin tüm demokratik ve barışsever güçleri, işçi ve emekçileri, aydınları birleşmeli, Afrin’e saldırıya karşı çıkmalı, saldırıların hemen durdurulması, ordunun Afrin’den çekilmesi, İmralı ve Kandil’le, PYD ile görüşmelerin başlaması, Kürtlerle yeniden barış masasının kurulması için harekete geçmelidir.

 

Kürt halkıyla ve Afrin halkıyla dayanışmayı yükseltmelidir. Gün, Kürt halkı ve Afrin halkıyla dayanışma günüdür. Kürtlere karşı Türk devletinin savaşına karşı çıkma günüdür.

 

Türk askeri, Erdoğan için ölme ve Kürt kardeşlerini öldürme! Erdoğan’ın savaş suçuna ortak olma! Afrin’de senin ne işin var? Afrin’den çık, evine geri dön!

 

 

Erdoğan’a iktidarda kalmak, faşist iktidarını sağlamlaştırmak için dıştaki savaşlar, içteki OHAL ve KHK’lar yetmiyor. O şimdi içerde de yeni iç savaşlara hazırlanıyor. Ülkenin doğusunda, Kürdistan’da yürüttüğü iç savaşın yanı sıra, batıda da ülkeyi bir kaosa, iç savaşa doğru sürüklemeyi planlıyor. Son çıkartılan KHK’lar, Halk Özel Hareketi HÖH, SADAT ve Osmanlı Ocakları hakkında basında çıkan haberler içerde, batıda da savaş tamtamları çaldığını göstermektedir. Özellikle son çıkartılan 696 sayılı KHK ile Erdoğan’ın bu iç savaşın askersel, hukuksal, siyasal ve diğer ayaklarını hazırlamakta olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu KHK’ya göre, bundan böyle iktidara, yani Erdoğan faşizmine karşı halktan gelen protesto eylemlerinin bastırılması için saldırıya geçenler, resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına bakmaksızın, cezai bir takibata uğramayacaklar. Bu ne demektir? Bu, sokakların gerici, İslami, faşist sürülerine teslim edilmesi demektir. Bundan böyle eline pompalı tüfeği, satırı, palayı, sopayı alan, durumdan vazife çıkaran ve harekete geçenler için, Erdoğan’a karşı yapılacak protestolara, eylemlere saldırmak serbest olacaktır. Bunlar artık hukukun koruması altındadırlar. Zaten tamamen Erdoğan’ın kontrolüne girmiş olan yargı onlardan hesap sormayacaktır. İstedikleri gibi sokakta terör estireceklerdir.

 

696 sayılı KHK ile iç savaşın hukuksal zeminini hazırlayan Erdoğan ve faşist AKP-MHP iktidarı bu çeteleri, canileri, çapulcuları kendi başına değil, HÖH (Halk Özel Harekatı), SADAT, Osmanlı Ocakları gibi paramiliter kuruluşlar içinde örgütleyerek ve eğiterek iç savaşın askersel ayağını, vurucu güçlerini oluşturmaktadır. HÖH’ün başkanı olan kişi Suriye’de cihat savaşlarına katılmış, Erdoğan’a HÖH hakkında özel bilgi sunmuş, O’nun desteğini almış uluslararası cihatçı bir çete başıdır. Bu kişi, “devlet büyüklerinin sözünü emir kabul ederiz” demekte, sosyal medyada yaptıkları silah eğitimlerini yaymaktadır. Akşener’e göre bunlar SADAT’ın Konya ve Tokat kamplarında eğitim almaktadırlar. Unutulmamalı ki, Hitler de faşist diktatörlüğünü SA ve SS dediği böylesi çapulculardan oluşan paramiliter silahlı birliklere dayanarak, dışa karşı savaş hazırlığı yaparak, silahlanarak kurmuştu. Günümüzde İran’daki mollalar rejimi de Besic denen böylesi milis ve muhafız güçlerine dayanmaktadır. Erdoğan Hitlerin, İran’daki  İslami-faşist mollaların yolunda gitmektedir. Muhalefeti susturmak, iktidarını sağlama almak için Afrin’e karşı yaptığı saldırılarıya ek olarak içerde de bir iç savaş için bu çapulculara, çetelere, paramiliter güçlere gerek duymaktadır. Bunlardan HÖH denilen örgüt şu anda 22 ilde örgütlenmiş ve 7000 üyeye sahip durumdadır. Bunların hemen hemen hepsi silahlıdır. Bunlar devletin ordu ve polis gücünün yanında paralel bir ordudur, paralel bir yapıdır, Erdoğan’ın özel ordusudur, paramiliter vurucu timleri, gönüllü askerleridir. Bilinmeli ki, bu çetelerin, paramiliter güçlerin komutanı Erdoğan’dır, onlara ne yapacakları konusunda emir veren Erdoğan’dır, onları destekleyen devlet Erdoğan’ın devletidir. Bunlar daha şimdiden Erdoğan’ın bilgisi dahilinde sokaklarda devriye gezmekte ve halka gözdağı vermekte, terör estirmektedir. Erdoğan bu çeteleri, çapulcuları örgütleyip ilk kez halkın üstüne sürmüyor. O uzun zamandan beri Kürdistan’daki kirli savaşı PÖH ve JÖH içinde “Esedullah Timleri” diye bilinen çete ve çapulcularla yürütmektedir. Şimdi de benzer çeteleri batıda halkın üstüne sürmeye hazırlanmaktadır. Çetelerin, canilerin, çapulcuların sırtı bir kez daha sıvazlanmakta, sokaklar onlara teslim edilmektedir. Ülkede artık yeni bir keyfilik, hukuksuzluk, eşkıyalık hüküm sürecektir. Bunu engellemek, paramiliter çetelere müsaade etmemek, Afrin’de, Rojava’da savaşı önlemek halkımızın, demokratik güçlerin elindedir.

 

Nedir Erdogan’ın bu şiddet ve savaşa doymamazlığı?

 

Erdoğan ve AKP her geçen gün hızla halkta desteğini kaybediyor, tabanı eriyor. 2002’de 3Y dediği yolsuzluk, yoksulluk, yasaklarla mücadele adına yola çıkan ve halkımızın dinsel inançlarını suistimal ederek oylarını alıp iktidara gelen Erdoğan ve AKP, bugün diz boyu yolsuzlukların içinde yüzmektedir. Erdoğan ve ailesi, onların çevresinde bir avuç vurguncu ve talancı müteahhit ve işadamı milyarları aşırmakta, devletin hazinesini, belediyelerin arsalarını, olanaklarını yağmalamaktadır. Halkın büyük çoğunluğu ise hala işsizlik, açlık ve yoksulluk içinde kıvranmaktadır. Köylü Erdoğan’a “sana oy attıysak böyle et demedik, zengini zengin ettin, fakiri toprağa gömdün” diye feryat etmektedir. Geçim sıkıntısı içinde bunalan ve protestosunu Meclis önünde kendisini yakarak dile getirmeye çalışan işçi “oyumu Tayyip’e attım” diye sitem etmektedir. AKP’li vekiller bile halkın tepkisi nedeniyle “seçim bölgelerimize gidemiyoruz” diye dert yanmaktadırlar. Son aylarda New York’ta görülen Zarrab davası ve Man adası olayı halk yığınlarında Erdoğan’a karşı tepki ve öfkeyi daha da arttırdı. Bu olaylar Erdoğan ve çevresinin hem içerde hem dışarda yolsuzluklarını, rüşvet ve yiyiciliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Sürekli itibar kaybeden Erdoğan çareyi acilen Afrin’e saldırmakta ve yeni bir milliyetci dalga yaratmakta buldu. Böylesine uluslararası alanda yolsuzluk ve hukuksuzluklara bulaşmış Erdoğan gibi bir cumhurbaşkanı ülkemiz ve halkımız için bir yüz karasıdır.

 

Yine Ülkemiz için diğer bir yüz karası da Erdoğan’ın getirdiği yasaklardır, antidemokratik, faşist uygulamalardır, İŞİD’e verdiği destektir, Kürt halkına yaptığı saldırılardır. Erdoğan ve AKP iktidarı döneminde özellikle son yıllarda yasak görmeyen bir tek hak ve özgürlük kalmamıştır. Ülkede basın ve fikir özgürlüğü, ifade özgürlüğü lüks olmuş, rafa kaldırılmıştır. Yüzlerce aydın ve gazeteci hapislerde sürünmektedir. Bunların tek suçu yazdıkları makaleler, verdikleri haberler, yayınladıkları kitaplardır. Sırf Erdoğan’a muhalif oldukları için binlerce öğretmen, öğretim görevlisi, memur işinden atıldı, ekmeğinden oldu, yüzlerce akademisyen ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Kürt halkı üzerindeki baskı ve terör ise tüm şiddetiyle sürmektedir. Kürtlerin ulusal demokratik hak ve özgürlüklerini istemek, inkar ve asimilasyona karşı gelmek suç oldu. Savaşa karşı çıkmak suç oldu, barış ve demokrasiyi savunmak suç oldu. Türkiye Halklarının, Türkün, Kürdün, Lazın, Çerkezin, Arnavutun, Boşnağın, Rumun, Ermeninin ve diğerlerinin barış ve özgürlük, eşitlik, özerklik ve demokrasi içinde kardeşçe birlikte yaşayacakları bir cumhuriyeti savunmak suç oldu. Böylesi bir cumhuriyeti savundukları için, başta eş başkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere bir çok HDP milletvekilleri, belediye başkanları tutuklandı, bazıları 15 seneye varan hapis cezalarına çarptırıldılar. Ama Kürt halkı, Erdoğan’ın baskı ve zulmü bizi yıldıramaz, ulusal demokratik hak ve özgürlüklerimizi alıncaya, Başkan Apo’nun ve eş başkanların, tüm politik tutukluların özgürlükleri sağlanıncaya kadar mücadeleye devam diyor. Şimdi de Türk ordusu Afrin’den çıkarılıncaya kadar mücadeleye devam diyor.

 

Tüm bu gelişmeler Türk halkını ve diğer Türkiye halklarını da derinden etkilemekte ve düşündürmekte, ülke nereye gidiyor diye sorgulamakta, yüzünü Erdoğan’dan çevirmektedir, Erdoğan hızla güç kaybetmektedir. Erdoğan’ın yaptırttığı düzenli kamu yoklamaları da bu gerçeği açıkca ifade etmektedir. 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi artık çantada keklik değildir. Erdoğan için % 50+1 tehlikededir. O’nun için başkanlık seçimini kaybetmek demek, en başta Kürdistan’da işlediği savaş suçlarının, yaptığı hukuksuzluğun, adaletsizliğin, ulusal ve uluslararası yolsuzluk ve rüşvetlerin, binlerce kişiye karşı işlediği ve işlettiği haksızlıkların hesabını vermek, TC mahkemelerinde ve Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanmak demektir. Bunlar Erdoğan’ın korkulu rüyasıdır. Bunun için Erdoğan iktidarı asla bırakmak istemiyor. Ona göre iktidarda kalmanın tek çaresi şiddeti arttırmak, ülkeyi içerde ve dışarda savaşa sokmaktır. Bunun için Afrin’e saldırıyor, içerde bir iç savaş hazırlığı yapıyor. O son yıllarda yapılan seçimleri genellikle şiddet ve savaşla, hileyle kazandı. 1 Kasım 2015 seçimini özellikle Kürtlere karşı açtığı savaş ve uyguladığı şiddetle aldı, 16 Nisam 2017 anayasa referandumunda geçersiz oyları geçerli saydırma gibi bir hukuksuzluğa imza atarak “kazandı”. Ama artık yaratılan otoriter bir hava, estirilen bir şiddet, tutuklamalar, kovuşturmalar, OHAL ve KHK’lar yetmiyor. Seçimleri kazanmak, faşist diktatörlüğü yürütmek için dışta Afrin’e, Rojava’ya saldırmak, yeni savaşlar çıkartmak, diğer yandan Hitlerin SA’ları gibi sokakları zapt eden, terör uygulayan, halkı susturan Osmanlı Ocakları, HÖH gibi paramiliter silahlı çeteleri halkın üstüne sürmek, batıda da bir iç savaş çıkartmak gerekiyor. O, 2019 seçimine böyle hazırlanıyor. O, bölgede ve içerde yaratacağı savaşlarla seçimli veya seçimsiz başkan olmayı, iktidarda kalmayı planlamaktadır. Bunun için O, şiddete ve savaşa doymuyor. Özellikle kendisinin de tezgâhçıları arasında olduğu ve “allahın bir lütfu” olarak gördüğü 15 Temmuz 2016 darbesi onun şiddeti arttırmasını, içte ve dışta savaşı sürdürmesini, ülkede Hitler biçimi bir diktatörlük kurmasını kolaylaştırmıştır. Erdoğan ülkeyi Hitler gibi OHAL’le ve KHK’larla yönetmektedir. Meclis saf dışıdır, milletvekilliği göstermeliktir. Ülkenin kaderi Hitler gibi Erdoğan’ın iki dudağının arasındadır.

 

Bu gidişe bir dur demek gerekmektedir. Sürekli savaşla, OHAL’lerle yaşamak, KHK’larla yönetilmek halklarımızın kaderi değildir. Ülkenin Hitler faşizmi gibi faşist bir diktatörlükle yönetilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin rafa kaldırılması halklarımızın kaderi değildir. Şimdi Afrin’de olduğu gibi Kürtlerle sürekli savaşmak kader değildir. Bunlar Erdoğan’ın iktidar hırsıdır. Tek millet, tek dil, tek bayrak, tek devlet anlayışının sonucudur. Bu gidişi tersine çevirmek, 2019’da Erdoğan’ı başkan seçtirmemek elimizdedir. Onun Rojava’da, Afrin’deki yeni savaşlarını durdurmak, HÖH ve Osmanlı Ocakları gibi silahlı çetelerle planladığı şiddeti, iç savaşı boşa çıkartmak, Türkiye halklarının eşitlik, özgürlük, özerklik, demokrasi ve barış içinde bilikte yaşamaları mümkündür. Bunun için CHP içindeki savaş karşıtı ilericilerden demokrat müslümanlara kadar savaşa karşı tüm barışsever ve demokratik güçler, hareketler, işçi sınıfı örgütleri ve sendikalar, köylü örgütleri ve meslek kuruluşları, odalar, kadın ve gençlik örgütleri, Kürt Özgürlük Hareketi ve partileri antifaşist demokratik bir cephede buluşmalı, Afrin’de saldırıyı durdurmalı, Erdoğan’ın tüm planlarını boşa çıkartmak için harekete geçmelidir, hep birlikte mücadeleyi yükseltmelidir. Bilinmelidir ki, şiddetle, savaşla güçlü görünen Erdoğan, Türkiye halklarının birliği karşısında bir o kadar da güçsüzdür.

 

Afrin işgaline karşı çıkalım! Kürtlere karşı yürütülen savaşı durduralım! İç savaşı önleyelim!

 

HÖH ve Osmanlı Ocakları’nı, SADAT’ı kapattıralım!

 

Ülke yönetiminde OHAL ve KHK’lara son! Erdoğan’ın faşist diktatörlüğüne son!

 

Haydi, Erdoğan’a karşı, Afrin’deki savaşa karşı tüm demokratik ve barışsever güçlerin birliğini oluşturalım! Barış için antifaşist demokratik cepheler örgütleyelim!

 

 

26.01.2018                 TPK-1920                             www.tkp-online.com

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi 100 Yaşında

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi 100 Yaşında

 

Tezler

 

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi dünya işçilerine, köylülerine, emekçilerine, devrimci, ilerici, demokratik ve barış güçlerine kutlu olsun!

 

 

A- Büyük Sosyalist Ekim Devriminin tarihsel yeri ve önemi

 

 

1-     Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, kısa süren Paris Komün’ünden sonra, insanlık tarihinde ilk başarılı, uzun ömürlü sosyalist devrimdir. Bundan 100 sene önce Rusya’da işçi sınıfı ve köylüler, emekçiler, Marksist-Leninist Bolşevik partisi öncülüğünde burjuva iktidarını devirip proletarya iktidarını, proletarya diktatörlüğünü, Sovyet iktidarını kurdular; dünyanın altıda birinde insanın insan tarafından sömürülüp ezilmesine son verdiler, sömürüsüz, baskısız yeni bir dünya yaratmaya başladılar. Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, insanlığın gelişmesinde tarihsel büyük bir dönüm noktası, insanlığın bugüne kadar olan tarihinde, en derin toplumsal tarihsel dönüşümün başlangıcıdır. Ekim Devrimi’yle, insanlık tarihinde dünya çapında kapitalizmden sosyalizme, sömürü ve baskı toplumundan sömürüsüz ve baskısız bir topluma geçiş çağı açılmıştır, yüzyıllardan beri devam eden sömürücü sınıfların, en son sömürücü sınıf burjuvazinin egemenliğinin sonunun geldiğini göstermiştir. Lenin, Ekim devrimi “tüm dünyaya sosyalizm yolunu açmış ve burjuvaziye, şaşahalı hakimiyetinin sonuna geldiğini göstermiştir” der. (Lenin, 28;30)

 

2-     Büyük Sosyalist Ekim Devrimi dünya kapitalist sistemini sarsmış, kapitalizmin ebedi ve ezeli, güçlü ve yıkılmaz olduğu anlayışını yerle bir etmiş, uluslararası işçi sınıfının, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin kurtuluşu için ışık olmuştur. Ekim Devrimi, dünya çapında güçler dengesinde işçi sınıfı ve emekçiler, emperyalistler tarafından ezilen halklar, uluslar ve devletler yararına nitel bir değişim, kayma sağlamıştır. Ekim Devrimi’yle dünyada artık burjuvazinin iktidarı karşısında bir proletarya iktidarı vardır. Dünyada artık proletarya ve tüm emekçiler, barış ve demokrasi güçleri, halklar kapitale ve emperyalizme korumasız bir şekilde teslim değillerdir, şimdi onların da mücadelelerinde arkalarını dayayacakları bir devletleri vardır. Bu dünya halklarına kurtuluşları için büyük bir umut ve güç kaynağı oldu. Proleter enternasyonalizmi somut yeni bir karakter ve içerik kazanıyordu.

Ekim Devrimi önce Çarlık Rusyası’ndaki doğu halklarını uyandırdı ve bu halklara kurtuluşları ve gelişmeleri için ilk impulsları verdi. Ekim Devrimi’nden dolaysız etkilenen ilk halklardan biri de Türkiye halklarıdır. Türkiye halkları kurtuluşunu Sovyet iktidarının yaptığı büyük enternasyonal dayanışmayla sağlayabilmiştir.

Ekim Devrimi dünya işçi sınıfına ve emekçilerine, ezilen halklarına devrimci mücadelerinde bir esin kaynağı, iktidarın nasıl alınacağına somut bir örnek olmuştur. Onlar kapitale ve emeperyalizme karşı mücadelelerinde daha bir özgüven ve tutarlılıkla hareket etmeye başlamışlardır. Birçok sosyal ve ekonomik hakları daha kolaylıkla alabilmişler ve burjuvaziye demokrasi ve insan haklarının, özgürlüklerin genişletilmesini dayatmışlardır. Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı insanlığın özgürleşmesi ve gelişmesi, halkların eşitlik, özerklik ve bağımsızlığını kazanması, toplumun ilerlemesi için itici güç olmuştur. Ekim Devrimi insanlığı medenileştirmiş, barbarlıktan çıkış yolu göstermiştir. İnsanlık tarihinde ilk kez barış, demokrasi, ulusal bağımsızlık, temel insan hak ve özgürlüklerinin gerçekleşmesi yolu açılmıştır. Sosyalist demokrasi sağladığı gerçek özgürlükler ve insan haklarıyla, yalnız formel özgürlükler ve insan hakları vaadeden burjuva demokrasisinden daha üstün olduğunu göstermiştir.

3-         İkinci Dünya Savaşında faşizmin yenilgisi ve sonunda Avrupa’da; Asya’da ve Latin Amerika’da yeni sosyalist devletlerin ve Dünya Sosyalist Sisteminin oluşması, Avrupa’da 40 yıl barışın sağlanması, işçi sınıfının, demokratik güçlerin ve ulusal bağımsızlık hareketlerinin ilerlemesi Ekim Devrimi’nin bir sonucudur.

İkinci Dünya Savaşından sonra Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin artan enternasyonal etkisi karşısında emperyalist sömürge sistemi çökmüş, Afrika, Latin Amerika ve Asya halkları özgürleşmiştir. Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkeler, bu halkların kalkınmasında daima alınacak bir örnek olmuştur.

Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı olmasaydı, Hitler faşizmi yenilemezdi. Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı sayesinde dünya faşist barbarlıktan kurtarıldı. 20 Milyondan fazla insan kaybına ve Hitler azmanlarının sebep olduğu tahribat ve yıkıma rağmen Sovyet insanı II.Dünya Savaşı’nın yaralarını Ekim Devrimi anlayışıyla kısa zamanda sardı ve ülkesini bilim ve teknikte, ekonomi ve kültürde sağladığı gelişmelerle büyük bir güç olarak dünya sahnesine çıkardı ve emepryalizmin meydan okuyuşlarına göğüs gerdi, onun dünyayı yakmaya kalkan nükleer savaş politikalarına karşı barış politikasıyla, dünyayı ve halkları, işçi ve emekçileri sömürü ve baskı, yağma ve talan politikasına karşı enternasyonal dayanışma anlayışıyla cevap verdi. İnsanlık, Ekim Devrimi ve reel sosyalizm sayesinde 70 yıldan fazla bir zaman diliminde “altın çağını” yaşadı, her açıdan kapitalizme meydan okudu.

Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, dünyada devrimci bir komünist ve işçi hareketinin oluşmasını, onların merkezi olarak Komintern’in kurulmasını, emperyaliszme karşı mücadelenin bir merkezden yürütülmesini sağladı. Ekim Devrimi sınıf savaşını, devrimci mücadeleyi yeni bir düzeye, iki sistem, sosyalist sistemle, kapitalist-emperyalist sistem arasındaki mücadeleye yükseltti. Artık ulusal ve uluslararası alanda sınıf savaşının, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin, halkların egemenlik ve bağımsızlık savaşlarının seyrini belirleyen iki sistem arasındaki mücadele oldu. İşçi sınıfı ve sosyalist sistemle birlikte ulusal kurtuluş hareketleri, barış hareketi, demokratik gençlik, kadın ve köylü hareketleri, devrimci demokratik güçlerin hareketi dünya çapında gelişen devrimci sürecin öznesini oluşturdular.

4-     Ekim Devrimi ve Sovyet pratiği ile Rusya işçi sınıfı dünyaya, işçilerin iktidarı aldıklarında partilerinin öncülügünde devleti ve ekonomiyi sevk ve idare edebileceklerini, kapitalistsiz, ağasız, paşasız toplumu yönetebileceklerini ispatlamıştır. Devrimin emekçi yığınların yaratıcı gücünü ortaya çıkararttığını, proletaryanın emekçilerle ittifak içinde iktidarı aldıktan sonra, emekçilerin büyük bir atılım ve coşkuyla kendi ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarabileceklerini, ekonomik ve sanayi gelişimini sağlayabileceklerini, sosyalizme geçiş için sağlam maddi, teknik ve bilimsel bir temel yaratabileceklerini, toplumsal gelişmeyi sosyalizme doğru ilerletebileceklerini göstermiştir. Sovyetler Birliği bu halklar için, ülkelerinin geri kalmışlıktan nasıl kurtulabileceği ve plan ekonomisiyle nasıl bir gelişme sağlayabilecekleri konusunda parlayan bir model teşkil etmitir. Plan ekonomisinin Pazar ekonomisinden daha üstün olduğunu, ülkenin kıt kaynaklarını planlı şekilde kullanarak kalkınmanın sağlanabileceğini ortaya koymuştur. Tüm insanlık kurtuluşunun sosyalizmde olduğunu açık bir şekilde görmüştür.

 

 

B- Ekim devriminden çıkarılacak dersler

 

 

1-     Büyük Sosyalist Ekim Devrimi, Maksist-Leninist teorisinin doğruluğunun pratikte ispatıdır, başarısızlığı ise teorimiz Marsizm-Leninzmde değil, onun geliştirilememesinde ve çarpıtılmasında, onun terkedilip reformizme ve revizyonizme geçilmesindedir.

Ekim Devrimini mümkün kılan ve zafere götüren, Lenin’in ve Bolşeviklerin ardıcıl bir şekilde Marksizmi revizyonistlere, reformistlere, oportunistlere karşı savunmaları, onu kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm çağına uygulamaları ve geliştirmeleridir, reformistlerin, oportunistlerin ve revizyonistlerin konseptlerini teorik olarak çürütmeleridir, emperyalizm koşullarında zorunlu olan profesyonel kadrolardan oluşan çelik disiplinli yeni türden devrimci partiyi, Bolşevik partisini yaratmış olmalarıdır.

Ekim Devrimi, devrimin başarılması, işçi sınıfı çıkarına devrimci dönüşümlerin gerçekleşmesi için, yeni türden bir partinin gerekliliğini, revizyonizmle, sosyal reformizmle, oportunizmle mücadelenin önemli bir ödev olduğunu ortaya koydu.

Ekim Devrimi, eğer bir ülkede emperyalizm çağında, sosyal devrimler çağında, üretici güçler henüz olgunlaşmamış olsa da, devrimin objektif ve sübjektif koşulları doğmuş ve gelişmeye başlamışsa, o ülkede proletaryanın Marksist-Leninist partisi yönetiminde burjuvaziden iktidarı alabileceğini ve savunabileceğini, burjuva toplumu yerine yeni sosyalist toplumu yaratma yönünde ilerleyebileceğini gösterdi. Devrim tek ülkede oldu, ama dünya çapında yeni bir devrimci süreç başlattı.

2-     Ekim Devrimi yanlış bir yolun ve yenilginin tarihi değildir. Bazı burjuva apolegetleri, azmanları ve küçük burjuvalar, işçi sınıfından, emekçilerden, kapitalizme karşı sistem eleştirisi hareketlerden gelen devrimci çıkışları bloke etmek, işçi sınıfını ve emekçileri sürekli yanıltmak için Ekim Devrimi’ne ve Sovyet iktidarına iftira ve çamurlar atmakta, günümüz koşullarının Ekim Devrimi döneminden bambaşka olduğunu iddia etmektedirler. Günümüzde yeni koşullar vardır, ama Ekim Devrimi’ni yaratan temel çatışmalar ve çelişkiler yalnız eski varlıklarını sürdürmüyorlar, günümüzde daha da keskinleşerek devam ediyorlar. Sermaye ile emek arasındaki çelişki, emperyalizmle geniş halk yığınları arasındaki çatışmalar, emperyalist sömürü ve talan, tabii kaynakların yağmalanması ve çevrenin kirletilmesi ve tahribatı, savaş tehlikesi insanlığı büyük bir felakete sürükleyecek şekilde keskinleşiyor. Kapitalist ilişkiler derin genel bir kriz içinde bulunuyor. Her taraftan ve birçok yerinden bu kirizler sürekli patlak veriyor. Bugün, kapitalin küreselleşmesi daha da derinleşiyor, küresel işleyen kapital şirketleri kendi aralarında şiddetli çatışmalarla belirledikleri rekabet koşullarını dünyanın geri kalan kısmına zorla dayatıyor, barbarlıklarla dolu yeni bir savaş düzeni oluşturuyor, dünyayı yeniden paylaşıyor, kapitalin daha çok değerlenmesi için dünyayı kendine göre dizayn etmeye çalışıyor. Balkanlar’dan sonra şimdi de Orta Doğu’yu kana buluyor, yeniden dizayn etmeye uğraşıyor. Bu çelişki ve çatışmaların çözümü 1917’de olduğundan daha keskin olarak devrimi dayatmaktadır.  Bu çözümü gerçekleştirecek olan devrimci özne yine proletaryadır ve müttefikleridir.

 

3-     İnsanlık hâlâ sosyal devrimler çağında bulunmaktadır. Emperyalizmin oluşmasıyla, kapitalizmin ilerici ekonomik toplumsal formasyon çağı olma özelliği sona ermiş, sosyal devrimler çağı başlamıştır. Bu çağda işçi sınıfı ve partisine olan beklentiler de artar. Zira emperyalizm çağında işçi sınıfında ayrışmalar baş gösterir. Sosyal reformizm, oportünizm ve revizyonizm işçi sınıfı saflarında yaygınlaşır. İşçi sınıfı partisi sosyal demokrat parti devrimci niteliğini kaybeder. 20. Yüzyılın başında işçi harketinde yaşanan bu gelişmeler karşısında Lenin, reformizme, oportunizme, revizyonizme karşı savaş açarken, hedefi işçi sınıfının emperyalist koşullarda “kendisi için” sınıf ve partisinin yeni türden bir parti olarak oluşmasını sağlamaktı. Ekim Devrimi Lenin’in sınıf savaşı ve yeni tür devrimci parti teorisinin onaylanmasıdır. O, devrimin öznelerinin emperyalizm koşullarında nasıl şekillendiğinin tarihidir, büyük bir deneydir. Bugün devrimci güçler Lenin’in o dönem karşılaştığı sorunlarla, bugün daha üst düzeyde karşılaşmaktadır, o deneyler mücadelelerinde büyük bir hazine teşkil etmektedir.

Emperyalizm çağında, sosyal devrimler çağında, proletaryanın “kendisi için” bir sınıf olarak oluşumunda önemli bir rol oynayan partisinden beklenenler, şimdiye kadar bir sınıf partisinden beklenenlerden nitel olarak çok daha farklıdır. Şimdiye kadar savunulan çok gevşek, “hemfikir olanların birliği” anlayışına dayalı bir parti idi. Şimdi ise, emperyalizm çağında gerekli olan, politik ve ideolojik olarak birbirine sıkı sıkıya bağlı, devrimci teori Marksizmle donatılmış, çelik disiplinli profesyonel devrimcilerden oluşan yeni tür Bolşevik parti idi. Böyle bir partinin zorunluluğunu bilince çıkarmaktı. Ancak böyle profesyonel devrimcilerden oluşan bir partiyle sosyal reformizm, oprtunizm ve revizyonizm yenilir, devrim başarılır. Bugün, küreselleşmenin derinleştiği emperalizm koşullarında böyle bir partiye olan gereksinim dünden çok daha fazladır. Ama burjuvazi ve küçük burjuvalar, sözde devrimciler, komünistler, solcular günümüzde küresel emperyalizm döneminde toplumsal değişim ve dönüşümü gerçekleştirecek olan örgütün, demokratik merkeziyetçilik ilkelerine göre işleyen yeni türden Leninci bir partinin değil, farklı sol akım ve fikirlere açık, pluralist, çoğulcu, demokratik, kapsayıcı bir parti olduğunu ileri sürmektedirler. Bunlar bu tutumlarıyla işçi sınıfını ve emekçi yığınları başsız bırakma ve onları burjuvaziye teslim etme işlevini görmektedirler. O gün olduğu gibi, bugün de bu reformist ve revizyonist görüşler ve güçler politik ve ideolojik olarak yenilmeden, proletaryayı “kendisi için” sınıf ve partisini yeni türden Marksçı-Leninci parti olarak oluşturmak çok zordur. Bu mücadelede Ekim Devrimi zengin bir deney sunmaktadır.

Yeni türden parti, “profesyonel devrimciler”, “devrimci uzmanlar” örgütüdür. Bu örgütle proletarya kendisine özel bir “devrim uzmanları” örgütü yaratmış olur. Bu şekliyle parti göreceli olarak sınıftan kopuktur. Ama partinin sınıfı sevk ve idare etmesi için işçi sınıfıyla bağlanması ve bu bağın özel bir görev olarak örgütlemesi gerekmektedir. İçerik olarak partinin varlığı ve etkisi devrimcidir, o, emperyalist koşullaraki sınıfın ve devrimin konsantre bir ifadesidir. Şekil olarak ise “uzmanlaşma”, “profesyonelleşme” bir burjuva fenomendir. Bu karakteriyle yalnız sınıf değil, parti de geçiş döneminin bir fenomenidir. Bu devrimin öznesinde şeklen bir burjuva yan olduğunu gösterir. Bu burjuva momentle sürekli hesaplaşmak ve mücadele etmek gerekir. Aksi takdirde Sovyetlerde olduğu gibi “Nomenklatura” bağımsızlaşabilir. Devrimci sürece büyük zarar verebilir. Bu çelişki parti ve yığın bağı içinde sürekli kontrol edilmeli ve çözülmelidir.

 

4-     Ekim Devrimi iktidarı alan işçi sınıfına, devrimi ve kazanımları korumak için nasıl bir erk oluşturacağını gösterdi. Şuralar iktidarı, Sovyet iktidarı olarak oluşan bu erk, iktidarı periodik olarak delege eden bir anlayışla değil, onu proletaryanın ve emekçi yığınların çıkarını esas alan sürekli işleyen bir süreç olarak örgütler. Şuralara gönderilen temsilciler sürekli hesap verirler, kontrol edilirler ve gerektiğinde hemen değiştirilirler. Sovyet iktidarı başından beri tamamlanmış, garantilenmiş bir iktidar değildir. O, sürekli küçük burjuvalarla, proleter devrimciler arasında erkin biçimlenmesi ve uygulanması konularında hep bir çatışma alanı olarak gelişmiştir. Sovyet iktidarı, içerik, yönü ve işleyişi bakımından keskin sınıf mücadeleleri alanı olmuştur. Özü bakımından Sovyet iktidarı seçim ve temsili demokrasi olarak işler. Burada da, parti işleyişinde olduğu gibi, proletarya iktidarı uygulanırken, iktidar konusunda deney ve bilgi sahibi olan aktivistler kadrosuna gereksinim duyulur. Devrimci erk öznesi içinde özel bir grup oluşur. Burda da içerik olarak devrimci, şekil olarak burjuva kalıntıları taşıyan, yanları olan bir ilişki yaratılmış olur. Bu küçük burjuva yanlara ve kalıntılara karşı, proleter devrimci özne kendi içinde sınıf mücadelesini kendisinin örgütlemesi gerekmektedir. Bu anlamda preleteryanın erk örgütü de geçiş dönemi karakterini taşır. Bu devrimci içerik ve burjuva biçim arasındaki mücadelede şuralar cumhuriyeti sürekli geliştirilmelidir.

Günümüzde şuralar erki Kürt Devrimci hareketinde, Rojava’da denenmektedir. Rojava’daki halk meclisleri, şuraları, Rusya’daki Sovyetlerin, şuraların bir benzeridir. Ekim Devrimi’nin deneyleri, Rojava devrimine de ışık tutmaktadır; Rojava devrimi de şuralar iktidarını uygularken, şuralar iktidarını içerik ve şekil olarak geliştirmekte, yeni deneyler sunmaktadır.

 

5-     Ekim Devrimi kapitalin değerlendirilmesini değil, emekçilerin çıkarlarını esas olan bir ekonomik yapının, yeni mülkiyet ilişkilerinin, üretilenlere yeni el koyma biçiminin, üretimin emekçilerin çıkarına toplumsallaştırmanın başlangıcıdır. Burjuvazinin mülksüzleştirilmesinden sonra üretimin hemen ve dolaysız toplumsallaştırılması, kontrol ve muhasebe mekanizmalarının işletilmesi deneyleri, hızla yapılanların yapıldığı gibi yapılmaması gerektiğini gösterdi. Bunlar yapılırken, toplumun maddi temeli açısından, emperyalizmin komünizmi tamamen hazırlayan bir ön aşama olduğu, devrimin ödevinin de, “yalnız” politik iktidarı almak ve burjuvaziyi mülksüzleştirmekten ibaret olduğu anlayışından hareket edildi. Ama Ekim Devrimi ve onunla başlayan ekonomik ilişkilerin dönüştürülmesi deneyi gösterdi ki, proletarya iktidarı alıp burjuvaziyi mülksüzleştirebiliyor, ama toplumun ekonomik temelini herhangi bir hakimiyetin, bir baskı aygıtının, hiyerarşinin olmadığı kendi öz örgütlenmesiyle yapılandıramıyor. Toplumda sömürü kaldırılmış, ama toplumda hâlâ para-mal ilişkileri varlığını korumakta ve değer toplumsallaşması devam etmektedir. Bunlar kapitalist toplumun kalıntılarıdır, ama bertaraf edilmesi zaman almaktadır. Hatta bunlar zamanla kendilerini yeniden üretebilmektedir. Parti ve erk konusunda olduğu gibi, burada da proletarya toplumun ekonomik temel güçlerinin dolaysız toplumsallaşmasının öznesi olarak davranabilecek durumda değildir, ekonomik temeli emekçilerin çıkarına göre örgütleyecek ve toplumsallaşmayı gerçekleştirecek özel bir aparata ihtiyaç vardır. Ekonominin böyle örgütlenmesi, onun bir geçiş dönemi karakterine sahip olduğunu gösterir ve bunun devrim sürecinde sürekli dikkate alınması, içerikle şekil arasındaki bu diyalektik çelişkinin yeniden yeniden çözümlenmesi, devrimin permanent görülmesi gerekmektedir.

 

6-     Özel bir aparat ile ekonominin temelinin dönüştürülmesi ve planlı kalkınmanın sağlanması büyük bir başarıyla sürdürüldü. Bu hem Ekim Devrimi’nden, hem de II. Dünya savaşından sonraki kuruculuk döneminde çok efektif bir yöntem olarak belirdi. Bunlar ekstansif üretim dönemleriydi. Lenin ve Stalin böyle bir kalkınmanın teorik temellerini işlediler. Bunlar Yeni Ekonomi Politikası NEP ve ekonominin tepe noktalarına hükmederek üretimin bürokratik-administratif toplumsallaştırılması idi. Ama 70’li yıllarda, üretici güçlerin üçüncü devrimi ile birlikte ekstansif üretimden entansif üretime geçilmeye başlandı. Üretim artık daha çok bilime, elektronik ve bilgisayar tekniğine dayanıyordu. Üretici güçlerin üçüncü devriminin karakteri onun bir bilimsel-teknik devrimi olmasıydı. Reel sosyalizmde entansif üretime geçiş uzun sürdü ve bu hızla başarılamadı; emperyalizm ise yaşadığı rekabet nedeniyle entansif üretime daha kolay ve hızla geçebildi.

Üretici güçlerin üçüncü devrimi bilimsel-teknik devrimle, proleterleşme hızla gelişti ve farklılaştı. Yığınsal olarak insanlar proleterleştiler, burjuva ve küçük burjuva kesimlerden proletaryaya yeni akınlar oldu. Sınıfın yapısı değişmeye başladı. Sınıfın çekirdeği geleneksel endüstri proletaryası değil, yeni teknolojinin taşıyıcısı olanlardı. Bu koşullarda endüstri proletaryasını hâlâ sınıfın devrimci çekirdeği olarak gören anlayışla, üretici güçlerin üçüncü devrimiyle oluşan tüm yeni proletaryayı “kendisi için” sınıf olarak örgütlemek mümkün değildi. Bu başarılamadığından, üretici güçlerin üçüncü devriminde oluşan proletaryanın bir kısmı kendisini burjuva ve küçük burjuva olarak ayırdı. Proletaryaya katılan bu yeni katmanları birer proleter-devrimci olarak entegre edememek, proleter-devrimci özün erimesine ve dağılmasına neden oldu. Bu süreci sosyal reformistler, revizyonistler, oportunistler sürekli körüklemektedirler. Proletaryanın paramparça olması, onu teslim almakta burjuvazi için büyük bir kolaylıktır, ama onu “kendisi için” bir sınıf olarak örgütleyecek olan bizler için büyük bir zorluktur. Bu zoru başarmak ise önümüzde duran görevdir. Bize burada ışık tutacak olan bundan 100 sene önce Lenin’in mücadelesi ve Ekim Devrimi’nin zengin deneyleridir. Bu deneylerin başında, devrimi sürekli, permanent olarak şartlara göre dönüştürmek ve geliştirmek, devrimin öznelerini, onların hareket olanaklarını ve yeteneklerini sürekli sorgulamak ve eleştirmek, burjuva yanlarla sürekli mücadele etmek gelmektedir. Reel sosyalizmin çöküşünün nedeni ne dışardan gelen sürekli tehlikedir, ne emperyalizmin sürekli askeri, politik, ideolojik saldırıları ve dayattığı silahlanma yarışı ve nükleer savaş tehdidir, ne ekonomide ki gerilik ve zayıflıklar, ne yapılan enternasyonal dayanışmalar ve angajmanlar, ne de ülkedeki iç düşman ve keskinleşen sınıf savaşıdır. Bunların her birinin şu veya bu şekilde etkisi olmuştur. Ama esas neden devrim sürecinin geçiş dönemi karakterini görememek, bu süreçteki içerik ve şekil arasındaki diyalektiği, çelişkiyi çözememek, emekçi yığınlar arasında güçlenen küçük burjuva, reformist-sosyaldemokrat yanları geçis döneminde çıkan iç sorunlar olarak algılayamamak yatmaktadır. Bu gelişmeler karşısındaki körlük ve miyopluk, bunlarla mücadeleyi engelledi. Çözümsüzlük karşısında toplumda karşılığı olmayan gelişmiş sosyalist toplum, hatta komünizm kuruculuğu aşamalarına geçildi. Tüm bu uygulamalar ve gelişmeler reel sosyalizmde küçük burjuva unsurların güçlenmesine neden oldu, bu da sosyal reformizmi, revizyomizmi güçlendirdi ve çöküşü getirdi.

 

 

C- Ekim Devrimi ve Türkiye

 

 

1-     Ekim Devrimi’nin başarısından ve dünya çapındaki etkisinden dolaysız olarak etkilenen ilk ülkelerden biri Türkiye’dir. Demokratik bir barışı savunan Lenin, Çarlığın diğer emperyalist devletlerle birlikte Türkiye’ye karşı yaptığı gizli anlaşmaları ifşa etti ve geçersiz saydı, emperyalizmin Türkiye ile ilgili planlarını açığa vurdu. Emperyalizme karşı direnen Türkiye halklarına ilk yardım elini uzatan Sovyetler Birliği oldu. İlk sosyalist devletin ilk enternasyonal dayanışmasını gören ve yaşayan, yardımını alan Türkiye idi. Türkiye ulusal bağımsızlığını bu Sovyet yardımlarına borçludur. Sovyetler Birliği Türkiye’nin kara gün dostudur.  Türkiye halklarının, Sovyet iktidarına dayanarak hem emperyalizmi yeneceğine inancı arttı, hem de padişahı, ağaları, paşaları, burjuvaziyi devirirp Sovyetler’de olduğu gibi şuralar cumhuriyeti kurmaya özgüveni geldi, bunun ilk girişimlerinde bulundu. Ama daha Leninci yeni türden bir partiye sahip olmadığından bu girişimleri sürdüremedi, gerçekleştiremedi. Sonunda erki burjuvazi gaspetti. Partimizin Baku’da kabul edilen ilk programında hedef şuralar temelinde demokratik federatif cumhuriyetti. Bugün Kürt halkı o dönem Türkiye’de girişilen şuralar cumhuriyetini kurma yolunda hızla ilerlemektedir. Bu girişimlerin ilk sonuçları Rojava’da kendini göstermektedir. Demokratik, federatif şuralar cumhuriyeti Türkiye gerçeğine en uygun olan cumhuriyettir.

 

2-     Ekim Devrimi’nin ve Sovyet iktidarının dünyadaki güçler dengesini işçi sınıfı ve ezilen halklar lehine değiştirmesinden ilk yararlanan ülke Türkiye olmuştur. 1920 yılının son aylarında Kızıl Ordunun Beyaz Orduyu yenip Ekim Devrimi’ni başarıyla sonuçlandırdıktan sonra, dünya’da tek başına kendi iktidarının sona erdiğini, karşısında artık bir işçi iktidarının doğduğunu, yeni bir güç dengesinin oluşmakta olduğunu gören emperyalizm, en başta İngiliz emperyalizmi Anadolu’da Sovyet iktidarının dibinde bir tampon devlete ihtiyaç olduğunu gördü ve hemen Sevr Antlaşmasını uygulamaktan vazgeçti, bugünkü sınırlar içinde “modern” bir Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturmaya gitti. Mustafa Suphileri katleden, Yeşil Ordu’yu ve Çerkes Ethem’in birliklerini dağıtan, Halk İştirakiyum Fırkası’nı kapatan Mustafa Kemal İngilizlere kendini ispatladı ve bir tampon devlet kurmak için Londra Konferansı ile birlikte İngilizlerle anlaşma yoluna gitti. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti böyle doğdu. Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı başarıya ulaşmasaydı, İngilizler ne Sevr’den vazgeçerler, ne de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti varolurdu.

 

3-     Türkiye yalnız Kurtuluş savaşı esnasında değil, bağımsızlığına kavuştuktan sonra da, Sovyetlere karşı kaypak ve ikiyüzlü tutumuna rağmen, kendisine geri kalmışlıktan kurtulması, belli bir ekonomik temel ve kalkınma sağlaması için karşılıklı yarar esasına dayalı ilk yardımı yapan yine Sovyetler Birliği olmuştur. Türkiye’de ilk fabrikalar Sovyet yardımlarıyla kurulmuştur. Türkiye, ekonomik kalkınmanın planlı olabileceğini Sovyetler Birliği’nden öğrenmiş, hem 30’lu, hem de 60’lı yıllarda planlı kalkınma denemelerine girişmiştir. Büyük başarılar da sağlamıştır. Ama bu girişimler, emperyalizmle işbirliğini öne alan işbirlikçi burjuvazi ve temsilcileri tarafından her seferinde baltalanmıştır. Fakat bu girişimler halk yığınlarının belleğinde kalıcı izler bırakmıştır. Halk her zaman Sovyet yardımlarıyla Amerikan “yardımlarını” karşılaştırma olanağına sahip olmuş, iki yardım arasındaki nitel farkı görmüş ve Amerikan yardımlarıyla kalkınılamayacağını anlamıştır.

Sovyet yardımları ve dostluk politikası, ülkede antikomünizmi ve antisovyetizmi tam olarak kıramamış, Türkiye’nin Batıya, emperyalist devletlere yanaşmasını, hatta onların NATO gibi saldırgan paklara girmesini, ülkeyi Sovyetlere karşı bir sıçrama tahtası haline gelmesini tam olarak engelleyememiştir, ama geniş emekçi yığınlarında Sovyet dostluğunu canlı tutmuş, işçi sınıfının ve devrimci gençliğin emperyalizme karşı bağımsızlık, barış ve demokrasi, sosyal ve ekonomik haklar mücadelesine güç katmış, antiemperyalist analayışın gelişmesini sağlamıştır. Ekim Devrimi ve Sovyet iktidarı ülkemizdeki sınıf ve antiemperyalist mücadeleye dolaysız katkısı olmuştur, kuzey komşumuzun varlığı her zaman işçi sınıfı ve devrimci güçler için güç kaynağı teşkil etmiştir.

 

4-     Partimiz TKP, Ekim Devrimi’nin ateşleri içinde doğmuştur, Komintern’in bir seksiyonu olarak kurulmuştur. Partimizin kurucusu Mustafa Suphi Sovyet Rusya’da Bolşevik olmuş, Partimizin ilk birimlerini Sovyet Rusya’da kurmuştur. Suphi ve yoldaşları Beyaz Ordulara, emperyalist güçlere karşı cephelerde Ekim Devrimini ve Sovyet iktidarını savunmuşlar, enternasyonal dayanışmada bulunmuşlar, enternasyonal dayanışma görmüşlerdir. Zor anlarda tüm komünist partilerine, ilerici ve devrimci güçlere göğsünü açan ve onların sürekliliğini sağlayan Sovyetler Birliği, TKP’ye, Türkiyeli devrimcilere de en zor anlarda yardım elini uzatmıştır. 15’lerin, Suphilerin Karadeniz’de Kemalist burjuvazi tarafından hunharca katledilmesinden sonra partimizin yeniden toparlanmasında Sovyetlerin ve Komintern’in büyük katkıları olmuştur. Burjuvazinin indirdiği her darbeden sonra yine bizleri kucaklayan ve toparlanmamıza yardımcı olan Sovyetler Birliği olmuştur. TKP yok oldu, ezildi dendiği her defasında Moskova’dan veya Demokratik Alman Cumhuriyeti, DAC’den yükselen bir ses, partimizin varlığını ve devamını sağlamış, yeniden ayağa kalkmada umut ve güç kaynağı olmuştur. Bilen ve Nazım yoldaşlar Moskova ve DAC’dan partiyi ayakta tutan seslerdi.

Bugün Sovyetler yok, DAC yok. Türk işçi sınıfı ve yığınlar ulusalcıların, sosyal reformistlerin, oportunistlerin, revizyonistlerin etkisi altında, parti likide olmuş durumda. Önümüzde işçi sınıfını yeniden “kendisi için” bir sınıf olarak örgütleme, partiyi Marksist-Leninist temellerde yeniden ayağa kaldırma görevi durmaktadır. Bu görevi başarırken bize ışık tutacak, yolumuzu aydınlatacak olan yine Ekim Devrimi ve Sovyetlerin deneyidir. Biz bu deneylerden ders çıkararak Marksist-Leninist ilkeler temelinde yolumuza devam edeceğiz.

 

07.11. 2017                                  Türkiye Komünist Partisi TKP 1920     www.tkp-online.com

Seçimler ve sonrası

Seçimler ve sonrası

 

Türkiye 1 Kasımda bir seçim daha yaşadı. Oysa halkımız 5 ay önce, 7 Haziran 2015’de sandık başına gitmiş ve iradesini beyan etmişti. 7 Hazirandaki iradesiyle halk AKP’yi tek başına iktidar olmaktan indirdi, tek parti iktidarına son verdi. Oyların % 60’ını AKP’ya karşı olan partiler kazandı. Ama  muhalefet bu durumu iyi değerlendiremedi, zira muhalefet partilerinden ikisi HDP ile değil, AKP ile koalisyon kurma hayalleri peşindeydi. Erdoğan bu iki muhalafet partisini, CHP ve MHP’yi kendi oyununa, seçimleri yenileme oyununa alet etti. Zaten Türkiye’de 7 Haziran seçim sonuçlarını kabullenemeyen biri vardı. O da, 13 yıldır ülkeyi tek başına, istediği gibi, bir diktatör, bir sultan gibi yönetmeye alışmış AK Partinin fiili başkanı Erdoğan’dı. Erdoğan ise kaybettiği iktidarı yeniden tek başına ele geçirebilmek için halka zorla seçimlerin yenilenmesini dayatıyordu. Sonunda Türkiye 1 Kasımda seçime gitmek zorunda kaldı.

 

 

1 Kasım seçimi şimdiye kadar hiç bir seçimde görülmemiş şekilde en ağır devlet baskısı, terörü ve manüpülasyonu altında geçti. Erdoğan 7 Haziranda kaybettiği oyları geri alabilmek için her türlü hileye, baskı, şantaj, kan, şiddet, terör, savaş yöntemlerine başvurdu ve devletin olanaklarını sonuna kadar kullandı. Muhtarları, işadamlarını, esnafı, kanaat önderleini Sarayına çağırıp tehdit etti, AKP’ye oy verilmezse sonlarının felaket olacağı korkusunu saldı. Batıda Türkler arasında dini suistimal etti, ırkcılığı kabarrtı. Muhafazakar dindar ve milliyetci kesimleri teslim aldı. Bunun için barış süreci masasını devirdi, Kürt halkına karşı topyekün bir savaş açtı, terör saçtı.

 

Önce 20 Temmuzda Kobane’ye yardım için giden gençlere karşı Suruç’da korkunç bir katliam yapıldı. 33 genç hayatını kaybetti, 103 genç de yaralandı. 24 Temmuzda Kandil’e karşı hala süren bir hava operasyon başlatıldı. Günlerce Kandil bombalandı. Yüzlerce gerilla yaşamını kaybetti. Bu, 2,5 yıl süren çatışmazlık, çözüm ve barış sürecinden sonra, Kürt sorununda bir çözüm olmadığı isbatlanmış olan 30 yıllık savaş dönemine, 90’lı yıllara, güvenlikçi politikalara yeniden geri dönmek demekti. Hükümetin bu saldırıları karşısında PKK ateşkesi bozdu. Hükümet yalnız dağlarda değil, şehirlerde de hala süren operasyonlar başlattı. Sözde kamu düzenini koruma adı altında Cizre, Sur ve Silvan ilçeleri başta olmak üzere bir çok Kürt şehirlerinde hala devam eden sokağa çıkma yasağı, sıkıyönetim ilan edildi,  barbarca operasyonlar düzenlendi, hala düzenleniyor, halk günlerce evlerine hapsedildi, bombalandı, evleri yıkıldı, keskin nişancılarla öldürüldü, yaralandı. Halk ölülerni defnedemedi, yaralılarını hastaneye kaldıramadı. Bu faşist saldırı ve operasyonlar bugün artarak hala sürmektedir.

 

Tüm bu insanlık dışı saldırılarla rağmen Erdoğan Kürt halkını teslim alamadı, yıldıramadı, direnişini kıramadı. Bu gelişme karşısında Türkiye’nin batısında fanatik dinci ve milliyetçi faşist gençler, Osmanlı Ocakları harekete geçirildi. Türkiye çapında HDP’ye, Kürtlerin iş yerlerine karşı büyük bir saldırı, pogrom girişimi düzenlendi, binalar kundaklandı. Bir merkezden düğmeye basılmış gibi iki gün içinde partinin Genel Merkezi dahil olmak üzere 305 teşkilatı saldırıya uğradı. Genel Merkezin bir katı yakıldı ve tahrip edildi. Alanya’da HDP binası, Kirşehir’de bir kitapcı polisin gözleri önünde ateşe verilip yakıldı. Tüm bu saldırılara rağmen halk korkmadı, yılmadı, partisi HDP’ya sahip çıktı. Halkın HDP’ye desteği sürekli yükseliyordu. Bu gelişmenin önünü kesmek, HDP’nin yükselişini engellemek isteyenler için daha büyük bir katliam ve saldırı gerekiyordu. Bu saldırı 10 Ekim 2015’de Ankara’da yapılacak Barış Mitingine katılmak üzere Ankara Garı önünde toplanan barışsevenlere karşı düzenlendi. Iki İŞİD bombacısının gerçekleştirdiği bu vahşi saldırı sonunda 105 kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı.

 

Bu katliam AKP’nin iktidarı yeniden tek başına ele geçirebilmek için daha nelere kadir olduğunu gösteriyordu. 20 Temmuz Suruç katliamından 10 Ekim 2015 Ankara katliamına kadar 145 güvenlik görevlisi, 16’sı çocuk 234 sivil vatandaş ve 341 gerilla hayatını kaybetti. Erdoğan ise bu çatışma ortamının devam etmesini istiyordu. Zira yaratılan bu vahşet ortamında verilmek istenen mesaj çok açıktı: Ülkede “huzur” ve “istikrar” istiyorsan AKP’ye oy vereceksin. Aksi takdirde sıkıyönetim, operasyonlar devam edecek, hayat sana zehir edilecek, deniyordu. Bu korku, sindirme ve yıldırma atmosferinden AKP oylarının artacağının hesabını yapıyordu. Davutoğlu pervasızca Ankara katliamından sonra oylarının % 1 arttığını söyledi; böylece oylarının artması için başka katliamların yapılmasından memnun olacaklarını ima ediyordu. Utanmadan, çekinmeden bize oy vermezseniz 90’lı yıllarda olduğu gibi “Beyaz Toroslarla” faili meçhul cinayetlere kurban gidersiniz korkusunu yaymaya çalışıyordu. Yaşlı-yoksul kesimleri de verilen ekonomik yardımların kesileceğini söyleyerek korkutuyordu.

 

Ba saldırılar karşısında HDP seçim taktiğini değiştirdi. Seçmen ve kadrolarını korumak için büyük mitingler yerine yaygın küçük eylemlere geçti. Tüm saldırılara, baskıya ve teröre, yapılan hile ve sahtekarlıklara rağmen HDP seçımde büyük bir başarı sağladı. AKP’nin HDP’yi barajın altına indirme politikası iflas etti. Kürt halkının büyük bir kesimi, Batıda HDP seçmeninin büyük çoğunluğu partisine sahip çıktı. HDP % 11’e varan bir oyla Mecliste üçüncü büyük parti oldu. Bu barış ve demokrasi güçlerinin, özgür, eşit, kardeşce bir yaşam isteyenlerin büyük bir başarısı idi. Mecliste bir HDP Kürtlerin, Türklerin ve diğer halkların ve Türkiye’nin çıkarınadır.  HDP Kürt sorununun çözümünde, barış ve çözüm sürecinin ilerletilmesinde, Türkiye’nin demokratikleştirilmesinde ve özgürleştirilmasinde ana aktörlerden biridir.

 

Bazı ilerici, demokrat Türk aydınları, 7 Haziran seçimlerine kıyasla 1 Kasım seçimlerinde HDP’nin % 2 oy kaybını AKP ve Erdoğan’ın yarattığı ve kızıştırdığı şiddet ve terör ortamından ziyade, PKK’nın ateşkesi bitirmiş, Kürtlerin demokratik siyaset yerine “devrimci silahlı mücadeleyi” seçmiş, “çatışma zeminine” geri dönmüş olması gibi mesnetsiz tesbitlere dayandırmaya kalkıştılar. Böylesi gerekçeler hem bir çarpıtmadır, hem de sebep ve sonuç, öz ve yansıma ilişkilerini biribirine karıştırmaktır, Türk devletinin politik parametrelerini anlamamaktır, onun etkisnden kurtulamamaktır. Hele hele HDP, KCK’ya söz geçiremiyor, PKK HDP’yi dinlemiyor gibi uydurma söylemlerle PKK ile HDP arasında yapay çelişkiler yaratmaya kalkmak, başta Erdoğan olmak üzere Türk egemen güçlerinin baskıcı, otoriter politikalarına dastekten başka bir anlama gelmez. Kaldı ki, Türk aydınının, solcusu, demokratı ve devrimcisinin ilk görevi Kürt direnişini eleştirmek değil, bu direnişi desteklemektir. Türk kamuoyuna Kürtlerin neden direndiğini, PKK’nın ne için savaştığını, gençlerin neden barikat kurduğunu, hendek açtığını anlatmaktır. Batı’da Erdoğan’nın operasyonlarını protesto eden, Kürt halkının direnişini destekleyen miting, yürüyüş ve eylemler düzenlemektir.

 

Özellikle özyönetim ve özerklik konusunun Kürt sorununun çözümünde olmazsa olmaz bir koşul olduğu Türkiye halklarının şuuruna çıkarılması şarttır. Kürdistan’da bazı belediye başkanlarinın özyönetim, özerklik ilanları desteklenmeli ve tüm Türkiye’ye yaygınlaştırılmalıdır. Özerklik Türkiye’nin ve bütün Türkiye halklarının sorunudur, günümüz siyasetinde tutulması gereken ana halkadır. Özerklik, 100 yıldır sürdürülen barbarlığa, Erdoğan’ın halkımıza dayattığı merkezci faşist sistemine, tekçi iktidarına son vermenin yoludur. Özerklik yalnız Kürtlerin bir sorunu değil, Türkiye’de demokratikleşmenin, Türkiye’yi yeniden yapılandırmanın temel sorunuudur. Özerklik hem Meclisteki hem de toplumdaki tartrışmaların, özellikle yeni bir Anayasa tartışmasının odağına oturtulmalıdır. Özerkliği içermeyen bir anayasa asla demokratik bir anayasa olamaz. Halkımıza, özerkliğin içerdiği ayrılma hakkı ile eşit, özgür birlikte yaşam kararı arasındaki diyalektik bağ daha net gösterilmeli, özerkliği içeren bir anayasa için mücadele yükseltilmelidir. Yine PKK’ya yapıştırılan bir terör örgütü olduğu yaftasına karşı çıkılmalıdır. Terör ile özgürlük direnişi ve ulusal baskıya karşı başkaldırılar arasındaki farklar gösterilmeli, PKK’nın Türk devletinin Kürt halkına karşı 100 yıldan beri uyguladığı baskı ve zulümün, inkar ve imha politikasının bir sonucu olduğu, PKK’nin diğer ulusal kurtuluş hareketleri gibi, halkının kurtuluşu için silahlı mücadeleden başka bir çıkış yolu bırakılmayan silahlı siyasi bir hareket olduğu Türk halkına sürekli anlatılmalıdır. Bu konu Meclis toplantılarının ana gündeminden birini oluşturmalıdır. Özellikle Türk egemen çevrelerinin HDP’nin bir Türkiye partisi obilmesi için terörle arasına mesafe koyması gerekir gibi “öğütlerine”, provokasyonlarına kesinlikle karşı çıkılmalıdır. Kimi müsvette aydınlar egemen güçlerin bu öğütünü sakız gibi ağızlarında çiğnemektedir. Türk halkına şu gerçek açıkca söylenmelidir: Kürt halkının direnişi bir terör eylemi değil, kendi en doğal ulusal ve demokratik hakları ve varlığı için mücadeledir, egemen güçlerin inkar ve imha politikalarına karşı genci ve yaşlısıyla topyekün bir başkaldırıdır. Bu direniş ve başkaldırının günümüzde devam etmesinin nedeni, Erdoğan’ın  hala Kürtlerin bu en temel hak ve özgürlüklerini inkar etmesidir, Barış Masasını devirmesi, Kürtlere karşı savaş açmasıdır. Kürt halkı bu savaşa karşı direnişi bugün barikatlarla ve hendeklerle sürüdürüyor, teslim olmuyor. Türk halkının bu direnişleri desteklemesi, Erdoğan’ın geriletilmesi, Türkiye’de huzur ve istikrarı sağlanmasını, demokrasinin gerçekleşmesini daha da hızlandıracaktır.

 

1 Kasımda AKP baskı ve terörle, hile ve sahtekarlıkla, devletin tüm olanaklarıni kullanarak % 49 oyla tekrar iktidarı tek başına ele geçirdi, Türkiye yeniden  daha zor bir döneme girdi. AKP iktidarının bu yeni döneminde talan ve yağma daha da artacaktır, demokrasi, özgürlükler iyice rafa kaldırılacaktır, baskı ve devlet terörü daha da artacaktır, 90’lı yıllarda olduğu gibi JITEM’in ve “Beyaz Toros”ların, “derin devletin”  işlediği faili mechul cinayetlere benzer cinayetler geri gelecektir. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin hunharca öldürülmesi faili mechul cinayetlerin yeniden hortlatıldığını gösteriyor. AKP bu dönemde açık ve gizli devlet terörüyle halkı daha da sindirecek, basını daha da susturacak, Türkiye üzerine ölü toprağı serpmeye calışacaktır. Erdoğan, MTTB eskisi ve Kanlı Pazar tertipcisi Ismail Kahraman’ı Meclis Başkanı yaptırttı, yeni kabineyi faşist akımlardan, Türk-islam sentezi anlayışından gelenlerle doldurdu. Bu dönemde toplumda milliyetcilik, ırkcılık, faşistlik, islami baskı daha da yaygınlaşacaktır. Gerici güçler, Yeni Osmanlıcılar, hilafetciler, yobazlar, kökten dinciler, cumhuriyet ve laiklik düşmanları, faşistler, ırkcılar daha da kışkırtılacaktır. Toplumun İŞİD’leşmesi daha da artacaktır. Daha şimdiden halkın % 8’i İŞİD sempatizanı haline gelmiştir. Konya ve Istanbul’daki futbol stadyumlarında yaşananlar bunun açık göstergesidir. Bu maçlarda Ankara ve Paris’de İŞİD terörü kurbanaları ıslıklanırken, İŞİD canavarlarına teveccüde bulunulmuştur. Tüm dünya Irak’ta ve Suri’yede İŞİD’e karşı savaş açarken, AKP iktidarı İŞİD’i hala destekleyen ve kollayan iktidar olarak tüm dünyada itham edilmektedir, Türkiye İŞİD’in Hinterlandı olarak görülmekte ve islami terörle özdeşleştirilmektedir. Erdoğan ise İŞİD katliamlarını Kürtlerin şahsında PKK’ya yıkmaya kalkmaktadır. Artık İŞİD canavarı yalnız Suriye ve Irak’ta değil, Türkiye halkları için de büyük bir tehdit ve tehlike oluşturmaktadır. Suruç’da, Diyarbakır’da, Ankara’daki katliamları düzenleyen İŞİD’tir ve bunlarında arkasında hükümet vardır. Bunlar daha 4 yıllık bir AKP iktidarında ülkenin nerelere varabileceğinin bir göstergesidir.

 

AKP iktidarı içte ve dışta savaş ve macera demektir, en baştada Kürt halkına karşı savaş demektir. Diyarbakır’a, Kandil’e, Rojova’ya karşı saldırı demektir. Erdoğan Kürt ulusal hareketini boğmak için İŞİD dahil tüm gerici islami güçlerle işbirliğinden çekinmemektedir. Dünya İŞİD’in barbarlığına karşı dururken, O İŞİD’i Rojova’da Kürtlerin üstüne sümekten çekinmedi. Bu tutum Türkiye’yi dünyadan soyutlanmaya götürdü. AKP’nin bu yeni iktidar döneminde ülkemiz hızla Suriye ve Irak’daki savaş bataklığına itilecek, emperyalizmin Orta Doğu’daki çıkarlarına daha çok alet olacaktır. Suriye üzerinde bir Rus uçağının Erdoğan adına vekalet savaşı sürdüren cihatcılar tarafından düşürülmesi AKP iktidarının ve Erdoğan’ın ne kadar maceracı olduklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Rus uçağını düşürerek Türkiye Orta Doğu’daki krizi daha da germiş, açıkca cihatcı, El-Kaideci, İŞİD’ci teröristlerin safında olduğunu göstermiştir. Suriye ve Irak’da İŞİD’e karşı savaşan güçlerin, Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin bir cephe kuramamasının, uluslararası bir koalisyonun oluşturulamamasının nedeni, Erdoğan’ın PYD ve Kürt düşmanlığıdır. Oysa Orta Doğu’da bu bataklığı kurutmanın, emperyalizmin böl ve yönet politikalarını iflas ettirmenin, İŞİD terörini yenmenin yolu Türklerin ve Kürtlerin birliği ve ortak hareketidir, Türkiye’nin Suriye’de ve Irak’ta İŞİD’e karşı savaşan YPG’yi ve yurtsever güçleri aktif desteklemektir. Bu Orta Doğu’daki tüm halkların çıkarınadır. Bugün Erdogan Türkiye’de ve Orta Doğu’da barışı önleyen, çatışma ve savaşı körükleyen baş aktörlerden biridir.

 

Erdoğan Kürt ve Türk halklarının birliği bozmak için elinden geleni yapmaktadır. Kürtlere saldırmakta, 30 yıldır sonuç vermeyen güvenlikci politikalara geri dönmekte, şimdiye kadar hiç bir hükümetin başaramadığı “PKK’nın kökünü kazımaya” kalkışmaşkta, uygulamalarıyla 90’lı yıllardan geri kalmamaktadır. Seçimlerin bitmiş, iktidarı tek başına ele geçirmiş olmasına rağmen, Kürdistan’da hala direnen Kürt halkının direnişini kırmak için geçmişteki Dersim katliamını andıran Kürt katliamları gibi operasyonlar düzenlemektedir. Utanmadan da bu katliamları Kürt Türk kardeşliğini adına yaptını söyleyebilmektdir.

 

Bu gidişe dur demek için AKP’ye karşı en geniş güçlerin eylem ve cephe birliği, ittifakı gereklidir. Bugün Türkiye’de bu ittifağın odağı HDP’dir. Burada bu ittifağı baltalamak isteyen boşbağazlara, müsvette devrimcilere, korkaklara yer yoktur. HDP, AKP’ye, Erdoğan’ın fiili başkanlığına, antidemokratik, otoriter faşist uygulamalarına, Kürtlere ve diğer halklara, işçi ve emekçilere uyguladığı baskı ve zulme, saldırılara, Orta Doğu’da başta ABD olmak üzere emperyalist planlara ve savaşlara karşı duran, demokrasiyi, barışı, eşitliği, özgürlüğü, bağımsızlığı savunan tüm güçlerin partisi ve ittifağıdır, Bu mücadelede parti üyelerimiz aktif rol alacaklar, HDP’nin özellikle Türk işçi ve emekçileri arasında yığınsallaşması, Türkiyelileşmesi için aktf çalışacaklardır. Bu mücadele de hem HDP, hem partimiz TKP daha da güçlenecektir, halklarımız kazanacaktır..

14.12.2015

 

Türkiye Komünist Partisi TKP – 1920                                          www.tkp-online.com