Komünizm özgürlüktür: Ergün Hoca Berlin’de anıldı
UZUN zaman Berlin-Kreuzberg’te öğretmen olarak çalışan, çok sayıda öğrenci yetiştiren, onların birçoğunun okumasını, meslek öğrenmesini sağlayan Ergün Hoca’yı geçen yılın, 2025’in sonunda kaybettik. Ergün Hoca aynı zamanda TTO, ATTF ve Türkei-Zentrum’um üyesi ve yöneticiydi. TKP’nin de Berlin Yığın Çalışmaları Komitesi üyesiydi. Önce öğrencileri 15 Ocak’ta onun için bir anma toplantısı yaptı. Sonra da onun yoldaşları onu bir toplantıyla andılar. Bu toplantıda Ergün Hoca’nın meslektaşı ve yoldaşı Cihan Şahin bir konuşma yaptı. Aşağıda bu konuşmayı veriyoruz:
“Ergün Hoca’nın kıymetli öğrencileri, dostları ve yol arkadaşları,
Bugün 19 Aralık 2025’de kaybettiğimiz sevgili hocamız, dostumuz ve yol arkadaşımız Ergün Hoca’yı, Dr. Ekonomist Ergün Sönmez’i anıyoruz. Önce öğrencileri, hocaları için büyük bir içtenlikle ve sevgiyle bir anma toplantısı hazırladılar. Sonra siz eski yol arkadaşları, yoldaşlarıyla bu toplantıyı yapıyor ve O’nu anıyoruz.”
Hayatını öğrencilerine ve sosyalizme adamış bir öğretmen
“Öğrencilerine yaptıkları güzel toplantı için teşekkür etmek azdır. Böylesine öğrenci ile öğretmeni arasında saygı ve sevgiye dayalı bir ilişkiyi her pedagog ister. Ama başarmak kolay değildir. Başarmak için biraz Ergün Hoca olmak gerekir. Çünkü bu ilişkinin altında sarfedilen büyük bir emek vardır. Tüm bilgi ve deneyimini didaktik olarak öğrencilerine aktarabilmek, onların yaşamlarına dokunabilmek, onlara geniş bir vizyon verebilmek, insanın yaşamının her aşamasında sürekli değişim içinde olabilmesini, kendisi değiştikçe toplumu, toplum değiştikçe kendisini değiştirebileceğini, yenileyebileceğini diyalektik bağlam içinde anlatabilmek Ergün Hoca’ya has bir özellikti. O yalnız okulda verdiği dersle yetinmez, kendi evini bir dershane gibi öğrencilerine açar, hem onların derslerine yardım eder, hem de onların kendilerini ve içinde yaşadıkları toplumu anlamalarına ve değiştirmelerine yardımcı olur, öğrencilerinin ufkunu açardı. Onun öğrencilerinin büyük bir kısmının yüksek tahsil yapması, meslek öğrenmesi, bugün toplumda, sosyal ve politik alanda faal olması onun çabaları sonunda olmuştur. Bunun için sağ olsun, hocaların hocası Ergün Hoca!
Peki, Ergün Hoca neden böylesine özverili, öğrencilerinin yetişmesi için gecesini gündüzüne katan bir öğretmendi? O bu gücü nereden alıyordu. Bu soruya yanıt verebilmek için önce onun politik duruşuna, sonra da biyografisine bir bakmak gerekir.
Ergün Hoca solcuydu, devrimciydi, sosyalistti, komünistti. Hayatını işçi sınıfının ve emekçilerin sömürüden, zulümden, baskıdan, yokluk ve yoksulluktan kurtuluşuna, sosyalizme, Kürt halkının barış ve ulusal demokrasi mücadelesine, Türkiye halklarının eşit, özgür, kardeşçe demokratik bir cumhuriyette birlikte yaşamalarına adamış bir devrimciydi. O bu devrimci gücü Marks-Engels-Lenin’in öğretisinden, proletarya enternasyonalizminden, halkların, işçi ve emekçilerin uluslararası dayanışmasından, Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerin varlığından alıyordu. Çünkü dünyada bugün kaybettiğimiz barışı sağlayan, her gün karşı karşıya kaldığımız savaşları engelleyen Sovyetler Birliği’nin, reel sosyalizmin varlığı idi. Sosyalizm çöktü, dünyada yeniden savaşlar başladı. İnsanlığın barbarlığa düşmemesi, sonsuz barışa, özgür yaşama varması için emperyalizmle sosyalizm arasındaki sistem savaşını sosyalizmin kazanması gerekiyordu. Bu da insanlığı barış, demokrasi ve sosyalizm mücadelesine kazanmayı, Marks-Engels-Lenin’in öğretisi, yani işçi sınıfının, emekçilerin, halkların kapitalist sömürüden, emperyalist yağma ve talandan kurtuluşunun yolunu gösteren bilimi öğrenmesi ve yığınlara öğretmesi gerekiyordu.”
Ergani’den Berlin’e, oradan İsviçre ve tekrar Ergani’ye uzanan bir yolculuk
“Ayrıca Avrupa ülkeleri kalkınmış, bizim ülkemiz ise geri kalmıştı. Emekçileri mal gibi Avrupa’ya “ihraç” ediyordu. İşte Ergün Hoca Avrupa’nın, özellikle Almanya’nın nasıl kalkındığını ve kendi ülkesini muasır medeniyet düzeyine nasıl yükseltileceğini öğrenmek istiyordu. Bunun için Ergün Hoca işçi sınıfının ve halkların kurtuluşu olan bilimi, Marksizmi çıktığı yerde, Almanya’da öğrenmek için Ergani’den İstanbul’a, oradan Hamburg’a, Hamburg’tan Berlin’e, Berlin’den İsviçre’ye giden, en son olarak da İsviçre’den Türkiye’ye uğurlanan uzun bir yolculuğu çıktı.
Ergün Hoca Erganili bir Kürt’tü. Her Anadolu insanı gibi o da ne zaman doğduğunu bilmiyordu. Babası “1936”, anası “1938’de doğdun” derdi. Ama doğduğu yer belli idi. Diyarbakır-Ergani. Çocukluğu Ergani’de geçmiştir. Çocukluğundan hatırladığı en önemli olay poposuna yediği asker postalıydı. Bu o zamanlar her Kürt çocuğunun kaderiydi. Evlerinde Türkçe konuşulurdu. Babası Ergani’de doğruluğu ve dürüstlüğü, aydın kişiliğiyle tanınan saygın isimlerinden biriydi. Ergani’de kimin Ermenilerin mallarına konarak nasıl zengin ve haydut olduğunu bir bir bilir, çocuklarını onlardan korurdu.”
1958/1959 Irak ve Türkiye’deki gelişmeler ve 49’lar olayı
“İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Ergani ve Diyarbakır’da bitiren Ergün yüksek tahsil için İstanbul’a gider. İktisat Fakültesi’nde eğitimine başlar. Dönemin İdris Küçükömer gibi ünlü profesörlerinden ders alır. İktisat Fakültesi’ni bitirdikten sonra Gazetecilik Enstitüsü’ne gider. Bedii Faik gibi ünlü gazeteci ve öğretim üyelerinden gazetecilik sanatını öğrenir. İstanbul’da Diyarbakır talebe yurduna yerleşir. Yurttakilerin büyük çoğunluğu Kürt öğrencilerdir ve Kürt konusunda çok duyarlıdırlar. O zaman 1958-59 olayları vardır. 1958’de Irak’ta bir askeri darbeyle Kral Faysal devrildi, Baasçı sosyalist General Kasım iktidarı ele geçirdi, cumhuriyet ilan edildi, af çıkarıldı. Aftan yararlanarak başta Molla Mustafa Barzani olmak üzere birçok demokrat, solcu, komünist Kürt aydını ülkesine döndü. Kürtler Irak’ta büyük bir güce sahip oldular. Bu arada 1959 yılında Kerkük’te Kürtlerle Türkmenler arasında gerilimler yaşandı ve bazı Türkmen ileri gelenleri öldürüldü. Bunun üzerine Meclis’te Niğde CHP Milletvekili Asım Eren Türkiye’deki Kürtlere misilleme yapılması, yani Kerkük’te ölen Türkmenler kadar Türkiye’de de Kürtlerin katledilmesi talebinde bulundu. Bu o zaman Kürt aydın ve öğrencileri arasında infial yarattı. Aralarında daha sonra HDP’de aktif bir Kürt politikacısı olan Yaşar Kaya’nın da bulunduğu Kürt öğrenci ve aydınları bu misilleme talebini şiddetle protesto etmek için harekete geçtiler. Hareket daha sonra Musa Anter’in Kürtçe Kımıl şiiriyle daha da büyüdü. Kürtçülük ve komünistlik yaptıkları için 49 Kürt aydın ve öğrenci tutuklandı. Buna tarihte 49’lar olayı denir.”
20 yaşında Kürtlüğünü öğrenen Ergün Hoca
“Yurttaki Kürt öğrenciler bir Kürt olarak Ergün’ün de bu harekete katılmasını isterler. Ergün Hoca “ben Kürt değilim” diyerek harekete katılmayı reddeder. Yaşar Kaya ona “bre Keko, sen Erganilisin, Kürdün hasısın” deyince Ergün’ün kafası iyice karışır. Yine de harekete katılmaz, Kürt olduğundan tam emin değildir. Yaz tatilinde Ergani’ye gidince babasına hemen sorar: “Baba biz Kürt müyüz?” Babası da “Tabi oğlum biz Kürdüz” der ve ona ailesinin ve Ergani’nin geçmişini anlatır. “Sizin okumanız, yüksek tahsil yapabilmeniz için Türkçe öğrenmenize ağırlık verdik” der.
20 küsür yaşında Ergün’ün Türk kimliğinin yanı sıra ikinci bir kimliği, esas kimliği vardır: Kürt kimliği! Hem Türk, hem Kürt, nasıl olacak bu iş. Ergün’ün gözleri açılmaya başlar. Kürtler kendi ülkelerinde baskı altındalar. Dillerini öğrenemiyorlar, kimliklerini ifade etmiyorlar. Ergün, Kürt illerinde, Kürdistan’daki askeri hareketleri, sürgünleri daha iyi anlamaya başlar. Ama o Türklerin ve Kürtlerin barış ve demokrasi içinde eşit ve özgürce birlikte ve beraberce yaşamalarından yanadır. Bir seferinde Musa Anter’i hatırlayarak şöyle demişti:
“Diyarbakır’ın karpuzunu ve Anamur’un muzunu, Malatya’nın kayısısını ve Bursa’nın şeftalisini, Kars’ın kaşarını ve Edirne’nin beyaz peynirini, Palandöken dağlarının kayağını ve İzmir Ege plajlarını aynı anda sevelim ve paylaşalım.” Bu birlik ve beraberlik yok edilmemeliydi. Bu nasıl olurdu?
Ergün Kürtler ve Türkler nasıl birlikte yaşayabilirler, bu askeri baskı ve sürgünler nasıl yok edilir diye düşünmeye başlar. Bu sorun nasıl çözülebilirdi? Dünyada böyle bir ülke var mıydı? Halkların özgürce eşit bir arada yaşadığı ülkenin Sovyetler Birliği olduğunu, bunun da sosyalizmle, komünizmle, Marksist-Leninist öğretiyle, kısaca solculukla mümkün olduğunu öğrenir. O zaman solcu olmak, komünist olmak, Marksizm-Leninizmle tanışmak, Sovyetler Birliğini tanımak gerekiyordu. Ama bu nasıl olacaktı? Ayrıca Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerde işsizlik, yoksulluk, fakirlik de yoktu. Reel sosyalizmi de öğrenmek gerekiyordu.”
60’lı yıllar Türkiyesi
“60’lı yıllar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hareketli yıllardır. Menderes’e karşı 27 Mayıs darbesi olmuş, kısmi bir liberallik rüzgârı ülkede esmeye başlamış, Türkiye İşçi Partisi TİP, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK kurulmuş, üniversitelerde 68 öğrenci hareketleri yükselmeye başlamış, Dev-Genç kurulmuş, Marks. Engels, Lenin, Nâzım Hikmet’in kitapları basılmaya ve ülkede sol, devrimci fikirler yayınlanmaya başlamıştı. Her tarafta sol, sosyalist, antiemperyalist, demokratik devrimci hareketler yükseliyordu, Kürt sorunu, halkların kendi kaderini tayin etme hakkı tartışılıyordu. Üniversitelerde, partilerde Türkiye’nin nasıl kalkınacağı, geri kalmışlıktan nasıl kurtulacağı tüm çalışmaların odak noktasını oluşturuyordu. Böylesi bir ortamda Ergün üniversiteyi bitirdi, İş Bankası’nda çalışmaya başladı. Politik olarak kendi fikirlerine en yakın gördüğü partiye TİP’e girdi, Askerlik çağı çoktan gelmişti. O zamanlar Türkiye’de öğretmen sıkıntısı vardı. Üniversite mezunları askerliklerini yedeksubay öğretmen olarak okullarda yaparlardı. Ergün’ün tayini İstanbul-Kağıthane’de bir okula çıktı. Öğrencilerinden biri bugün Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’dı.
Ergün Hoca İstanbul’daki ne politik çalışmalardan ne de iş hayatından memnundu. TİP’te ve bankadaki çalışmalar onu tatmin etmedi. O sosyalizmi, komünizmi doğduğu yerde, Almanya’da öğrenmeye, Almanya’nın nasıl kalkındığını incelemekte kararlıydı. İş Bankası’ndaki “güzel” işini bıraktı, Almanya’ya işçi olarak gitmek için İş ve İşçi Bulma Kurumuna yazıldı. Kısa bir zaman sonra Hamburg’ta MAN fabrikasında çalışmak üzere çağrıldı. Hemen kabul etti. Artık Almanya yolu gözükmüştü. O meşhur kara trenlerden biriyle Hamburg’a geldi. Liman işçilerine has Hamburglu şapkasını başına geçirip MAN’da “Gastarbeiter”, işçi olarak çalışmaya başladı Bir yandan da hızla Almanca öğrenmeye çalıştı. Bu ara Monique ile tanıştı. Monique’i tıp okumaya zorladı. Hayali Marksizmi öğrendikten sonra bir gün Diyarbakır’a dönmek, kendisi üniversitede, Monique de muayenehanede halka hizmet etmekti. Hayaller olmadan gerçekler de olmaz. Hayaller gerçekleşmese de o gerçekler yok olmaz.”
Hamburg’ta “Gastarbeiter” Ergün Hoca ve işçi-öğrenci dernekleri
“Hamburg’ta Ergün Hoca rahat durmadı. Politik çalışabileceği dernekler aradı. Hamburg’ta bir öğrenci birliği, bir de işçi derneği vardı. Ergün ikisinde de çalışmaya başladı. Bu çalışmalar sırasında Ergün TÖS’lü bir öğretmen olan ve Hamburg’a kendisi gibi bir işçi olarak gelen Veli Caner ve ATTF (Avrupa Türk Toplumcular Federasyonu) Hamburg grubuyla tanıştı. Veli Caner’i kaybettikten sonra dostluğu onun çocuklarıyla bugüne kadar devam etti. Ürkmez’deki yazlığını biraz da bunun için, dostlarının yanında olduğu için çok severdi.
Hamburg’ta her iki dernekte de sosyal ve sosyalist anlamda çalışmalar oldukça ileriydi. O zamanlar her iki dernekte de tartışılan konular aynıydı. “Türkiye geri kalmışlıktan nasıl kurtulur?”. “Kurtuluş Amerikancı serbest piyasa ekonomisi mi, yoksa Sovyet yardımlarına dayanan karma planlı ekonomi mi?” “NATO’dan çıkılmalı mı, çıkılmamalı mı, Ortak Pazara (AB’ye) girilmeli mi, girilmemeli miydi? Yani Avrupa ortak, biz Pazar mı olacaktık?” Aralarında Ergün Hoca’nın da bulunduğu Öğrenciler İşçi Derneği’nde bu konularda konferanslar veriyor, işçileri gurbet ellerde, aile ve çocuklarından uzak çalışmak zorunda kalmalarının nedeni konusunda aydınlatıyorlardı. “Almanya’da aile ve çocuklarımızdan uzak çalışmak alın yazısı mıydı? Türkiye geri kalmışlıktan nasıl kurtulur, kendi ülkemizde tekrar nasıl çalışabilirdik?” Bu tartışmalar Ergün Hocayı daha da biledi.”
Hamburg ve Berlin’de ki ilk cinayetler
“Konsolosluk bu çalışmalardan rahatsız oldu. Öğrenci ve aydınları işçilerden uzak tutmak için yapılacak bir işçi derneği kongresine öğrencileri sokmamak, kongrede yönetimi Bozkurtlara ve islâmi gericilere bırakmak için harekete geçti. Bunları kongre girişinde öğrencilere saldırttı. Çıkan çatışmada hazırlıklı gelen Bozkurtlar ve gericiler bir akademisyen ve mühendis olan Necat Danış’ı katlettiler. Polis saldırganları değil, konsolosluğun gösterdiği ilerici öğrenci ve işçileri tutuklamaya kalktı. Polise durum anlatılınca konsolosluk görevlisi ataşe ortadan kayboldu. Saldırıda MİT’in parmağı vardı.
Bu kaybımız ne ilk ne de sondu. Bu Bozkurt ve gericilerin Berlin şubesi 5 Ocak 1980’de Generallerin darbe muhtırasını protesto ederken Berlin’de Türkiyeliler Merkezi Sekreteri Celalettin Kesim yoldaşımızı da katlettiler. Bu kez bu saldırının örgütleyicisi sırf konsolosluk değil Türk ve Alman gizli istihbarat teşkilatı MİT ve BND’nin ortak çalışmasıydı. Hedef aynıydı. Türkiye’deki gibi işçiler ve emekçiler arasında demokratik, sol, sosyalist fikirlerin yayılmasını engellemekti. Ama bu ise mümkün değildi. Nasıl güneş balçıkla sıvanmazsa, işçi sınıfı ve sosyalist fikirler de birbirinden ayrılamazdı.”
Berlin TTO ve TKP üyeliği
“Hamburg Ergün Hoca’ya dar gelmeye başladı. O hem işçilerle çalışmak, hem Marksizmi öğrenmek istiyordu. O zaman Almanya’da bunun için en elverişli yer Berlin idi. O Berlin’e gitmeye karar verdi. Berlin’de işçi ve öğrenciler konsolosluğun baskısına rağmen TTO, Türk Toplumcular Ocağı adı altında sosyalist bir dernek kurmayı başarmışlar, Avrupa’daki tüm ilerici, sol ve demokratik dernekleri ATTF adı altında toplamışlardı. Türkiye’nin kalkınması, işçilerin sorunlarıyla ilgili aynı tartışmalar Berlin’de de yapılıyordu. Ergün 1970 yılında Berlin’e gelir gelmez doğru TTO’ya gitti. TTO’da işçilerle birlikte aktif çalışmaya başladı. Uzunca bir süre sonra üyesi oldu. O zaman TTO’ya üye olmak kolay değildi. Bu zorluğu Ergün Hoca, “TTO’ya üye olmak TKP’ye üye olmaktan daha zordu” diye anlatır. Çünkü TTO işçi ve öğrencilerin işçi sınıfı, sosyalizm mücadelesine hazırlandığı bir okul gibiydi. Orada işçiler Marksist-Leninist öğretinin temellerini, diyalektik ve tarihsel materyalizmin genel kurallarını öğrenir, bunları kendi iş ve yaşam alanında uygulamaya, bu ilkelere göre hareket etmeye başlar, pratikte hem işçilerin hem ülkenin sorunlarının çözümüne bilimsel olarak katkılar yapmaya çalışırdı. Zira öğrendiğini pratiğe, pratikteki deneyini teoriye dökmeden olmazdı. Bu diyalektik ilişkiyi en iyi çözenlerden ve uygulayanlardan biri Ergün Hocaydı. Ergün hoca bir yığın adamıydı. İşçilerle çalışmayı, onları aydınlatmayı çok severdi. Böylesi bir örgüt ve yığın çalışmasından sonra komünist partisi, TKP üyesi olmak tabii ki kolaydı. Ergün Hoca TKP üyesi oldu. Yığın çalışmaları komitesinde görev aldı. Türkiyeli Öğretmenler Derneği’nde ve Almanya Bilim ve Eğitim Sendikası GEW’de çalıştı. O zaman Berlin’de olan Doğan Özgüden, Ergün Hoca’nın TKP’ye meyilli olduğunu görür. Hocaya “Sakın TKP’ye girme, özgürlüğünü kaybedersin” der. Ergün aldırış etmez. Çünkü o hem bireysel hem toplumsal özgürlüğün örgütlü, kollektif bir eylem ve çalışma içinde en iyi yaşanacağını artık bilenlerden biriydi. Zira özgürlüğün gerçek yaşanacağı yer komünizmdir.”
Türkei-Zentrum’da entegrasyon ve yığın çalışmaları
“1970’li yılların başında Avrupa ve Almanya’da işçi alımında rotasyon prensibi sona ermiş, aile birliği dönemi başlamıştı. İşçiler yoğun olarak Türkiye’den eşlerini ve çocuklarını getiriyorlardı. Okul çağındaki çocuklar için acil öğretmen ihtiyacı doğdu. Batı Berlin Senatosu Türkiye’de üniversite bitirmiş, öğretmen olarak çalışmış işçileri hemen öğretmen olarak işe almaya başladı. Türkiye’de yedeksubay öğretmen olan Ergün de bunlardan biriydi. Türkiyeli işçilerin yoğun olarak oturdukları Kreuzberg ilçesindeki okullarda görev aldı. Böyle bir öğretmene sahip oldukları için öğrenciler ve veliler onun çalışmalarını çok takdir ettiler, hâlâ saygıyla anarlar. Ama şunu vurgulamak isterim. Ergün Hoca öğrencileri ve velileriyle yaptığı çalışmalarda Türkiyeli işçilerin eşit haklı Alman toplumuna entegre olmaları için büyük emekler sarfetti. Entegrasyon derneği İGAM’da aktif çalıştı. Özellikle yeni kuşakların anadillerini, Türkçe veya Kürtçe’yi öğrenmeleri gerektiğini ve bunun Alman hükümetinin bir görevi olduğunu vurgulamaktan bıkmadı. Çocuklarımız hem Almanca’yı hem Türkçe veya Kürtçe’yi öğrenmeleri üzerinde özellikle durulmalıdır. Bu onları yalnız ailesine ve anne-babalarının ülkesine bağlayan bir “araç” değil, kendi yaşam ve gelişmelerinde, Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesine daha çok katkı sunmalarına yardımı mümkün kılacak yeni bir yetenek olacaktır. Anadili Kürtçe’yi öğrenmeden büyüyen Ergün Hocanın bu öğrencilerine bir vasiyeti olsun!”
Marks’ın “das Kapital” eserinin 1. Cildini hatmedeceksin!
“Berlin’de Ergün Hoca FU’da sol sosyal demokrat olan Prof. Kisker’in yanında doktorasını yapmaya başlar. Kisker ona, “eğer benim yanımda doktora yapacaksanız Marks’ın Das Kapital eserinin 1. Cildini hatmedeceksiniz” der. Ergün Hoca da “seve seve, ben zaten bunun için Almanya’ya geldim” der. Marks’tan, profesöründen öğrendiklerini Türkiye’ye uygulayarak doktora tezini Türkiye’nin ekonomik ve politik yapısı hakkında hazırlar. Ergün Hoca aynı anda 3 cephede birden çalışır. Üniversitede doktora öğrencisi olarak, okulda öğretmen olarak, dernekte yönetici olarak. Ama en çok da dernekte, TTO’da ve Türkiyeliler Merkezi’nde çalışırdı.
TTO ve ATTF Türkiye’deki devrimci mücadeleye katkı için kurulmuş birer dernekti. 70’li yıllarda Türkiyeli işçiler Almanya’ya yerleştikçe, çocukların eğitiminden Alman toplumuna eşit haklı entegrasyona kadar binlerce sorunları ortaya çıktı. Gündemde artık işçilerin yerleşimden doğan sorunları vardı. Bu sorunlara yönelmek gerekiyordu. Artık 70’li yılların ortasında TTO ve ATTF miadını doldurmuştu. İşçilerin entegrasyon sorununu merkezine alan dernekler gerekiyordu. İşte bu anlayışla 1977 senesinde FİDEF ve Türkei-Zentrum, Türkiyeliler Merkezi kuruldu. İşçiler, öğrenciler, veliler, öğretmenler, Almanlar, diğer göçmenler Merkez’e doldular. Merkez zamanın ruhuna uygun bir kuruluş olarak Türkiyeli ve Alman kamuoyunda büyük ilgi gördü. Entegrasyon konusunda bilim insanlarının ve kurumların ilgisini çeken yepyeni bir yapıydı. Merkez’in yığınsallaşması konusunda birçok yoldaşın emeği olmuştur. Şüphesiz ki bunlardan biri Celalettin Kesim, diğeri de Ergün Hoca denebilir. Burada Batı Almanya’da DKP’nin ve Batı Berlin’de SEW’nin enternasyonal dayanışmalarını özellikle belirtmek gerekir.”
80’li yıllar: Araştıran ve yazan Ergün Hoca
“Ergün Hoca zor bir dönemde 1983’de Türkiyeliler Merkez’inin başkanlığını üstlendi. Bu dönem Türkiye’den gelen politik göçmenlerle fikir ayrılıklarının başladığı dönemdi. Nabi Yağcı’nın dayatmasıyla Merkez Türkiye’den gelen politik göçmenlere devredildi. Bu hem Batı Berlin’de hem Batı Almanya’da göçmen çalışmalarına büyük bir darbe, sekte oldu. Bu Avrupa’daki kadrolarda büyük bir yılgınlık yarattı. Partide likidasyon ilk kez Batı Berlin’de başlatıldı. Aralarında Ergün Hoca’nın da olduğu kadroların birçoğu çalışmalardan uzaklaştı. Daha sonra bu likidasyona Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve partinin legale çıkışı, TİP ve diğer sol parti ve gruplarla birleşmesi de eklenince birçok partili gibi Ergün Hoca da köşesine çekildi, ama durmadı. Kürtlerin çalışmalarına katıldı, Kürt Özgürlük hareketine destek verdi ve bu harekette APO ve PKK’nın yerini analiz etti, onların her halk gibi Kürt halkının da ayrılma dahil kendi kaderini belirleme hakkını savunduklarını, ama bu hakkın ayrılma, Türkiye’yi bölme yönünde kullanma diye bir politikası olmadığını, tam tersine Türklerle birlikte eşit haklı demokratik bir cumhuriyette beraberce yaşamak istediklerini gösterdi. Hocanın bu analizinin bugünlerde Bahçeli ve APO’nun girişimiyle zor da olsa yürüyen yeni süreçle ne kadar doğru olduğu ortaya çıkmıştır.
Ergün Hoca hem TTO ve ATTF, hem Türkei-Zentrum, hem de Kürtlerle birlikte çalışmalarını, burada elde ettiği deneylerini kağıda dökmeye başladı. Birçok eserler verdi. Bunlardan bazıları şunlardır:
“Almanya’da Türkiyeli göçmen işçilerin kısa bir tarihi”, “Der Zerfall des Realen Sozialismus”, “Kollektif emperyalizm”, “Kapitalist süreç ve Türkiye’de Temel sorunlar: Demokrasi, Kürtler ce AB”, “Türkiye’de Kadın Sorunu”, “Gönüllü Sürgün” gibi eserler. Bu son eser onun aynı zamanda kendi biyografisidir.
Ergün Hoca yaşamının son yıllarını eşi ve kızının yaşadığı İsviçre’de geçirdi. Ama sık sık siz öğrencilerini ve biz yoldaşlarını görmek için Berlin’e geldi. Bir kez daha Berlin’e gelmek istiyordu. Gelecek sene yani bu sene, 2026 yazında mutlak geleceğini söylüyordu. Ama ömrü yetmedi. Onu Noel öncesi İsviçre’den doğduğu, büyüdüğü topraklara, Ergani’ye son yolculuğuna uğurladık.”
Trump’ın emperyalist politikasına karşı barış, demokrasi ve sosyalizm savaşına devam “Artık Ergün Hoca aramızda yok. Ama onun barış, demokrasi ve sosyalizm için mücadelesi devam edecektir. Dünya çok değişti. Kapitalist-emperyalist dünya Trump ve ABD öncülüğünde hukuk ve kural tanımayan yeni bir düzen kuruyor. İnsanlık bir dünya savaşına doğru gidiyor. Savaşa karşı barış ve demokrasi için mücadele günümüzde herkesin görevidir. Bu yeni düzene karşı mücadelede bizim pusulamız, Ergün Hoca’nın öğrenmek için ta İstanbul’dan Almanya’ya geldiği Marks-Engels-Lenin’in öğretisi, diyalektik ve tarihsel materyalizmdir. Ergün Hocayı anmak bu öğretiyi öğrenmek ve mücadelemizde uygulamak demektir. Bu ilkeler temelinde örgütlenmek, partiyi yeniden ayağa kaldırmak demektir. Günümüzde insanlığın önünde reel olarak ya barbarlık ya sosyalizm gibi bir alternatif durmaktadır. Bu durumda bizim gibi Ergün Hoca da sosyalizmi seçecekti. Biz de barış, demokrasi ve sosyalizm diyelim. Trump ve ABD emperyalizminin politikasına karşı çıkalım. İşte o zaman hocamız Ergün Hoca mücadelemizde yaşayacaktır. Rahat uyu Ergün Hoca, öğrencilerin ve yoldaşların mücadeleni sürdürecektir!”

